Al Gülüm Ver Gülüm

canstock3885207

Kredisi bol olanlar vardır, aradan yıllar da geçse hiç görüşmeseniz de onun hesabı kapanmamıştır, kaldığınız yerden devam edersiniz. İşte bu insanlar çok önemli işleriniz de olsa ya da yorgun da olsanız, telefon çaldığında her şeyi bırakıp bir saat kahve içip geri dönmek için iki saat yol gideceğiniz insanlardır, onları iyi seçin. Yaşlanınca beraber çok eğlenirsiniz. Hem onlar sizin nazınızı çekebilecek olanlardır, ki aileniz bile kimi zaman sizin nazınızı çekmeyebilir.

Bir de kredisi o kadar da bol olmayanlar vardır, araya en ufak zaman dilimi girdiğinde “o beni aramıyor ben de onu aramıyorum” diyip kestirip attıklarınızdır onlar, sizi işleri düşünce ararlar, siz de işiniz düştüğünde ararsınız. İki tarafın da menfaatleri doğrultusunda görüşürsünüz. Tek taraflı düşünmemek lazım, bunu insanlar karşılıklı olarak yaparlar, bunun dengesi bozulunca diyalog tamamen kopar ve kopma telefonda başlar, buna en fazla iş hayatına atılınca şahit olursunuz; hayrola sen boşuna aramazsın… sen de… yani birbirimizi *biip* alemi yok kısa keselim tadımız kaçmasın…

Al gülüm ver gülüm bu ilişki ilerlediği sürece sıkıntı çıkmaz ne zaman ki, al gülüm al gülüm al gülüm dedikten sonra bir kere ver gülüm dersiniz, işte o zaman sizden kötüsü yoktur. Olan şeyler bunlar, hiç biri için olay yaratmamak gerek; yine de siz siz olun, nokta kadar menfaat için virgül kadar eğilmeyin ve unutmayın, virgül varsa cümle bitmemiştir.

Yarım Yamalak Almanak

c5a7a719b82120df2017c30691e29ccb

2010’da neler yaptım bir anda düşününce aklıma gelmiyor. Karışık olarak yazayım bakayım neler çıkacak, 2010’da benle alakalı neler olmuş;

-İlk işimi kurdum. Sigorta acentesi olmuştum. Süper satışlar olmasa da iyi kötü işler yolundaydı.

-Kışın yakın arkadaşım olan hatta kardeşim saydığım bir arkadaşım ailesini trafik kazasında kaybetti. Çok para yerine çok dost edinmenin farkını burada bir kez daha gördüm.

-Uzun süren bir ilişkim mart ayında bitti.

-Bahar ayına doğru ALES’e girdim, sonuçlar dandikti, tam sınırda puanlar almıştım. Sonra bir de utanmadan bu puanlarla Boğaziçi Üniversitesi’nde yeni açılan bir yüksek lisans programına katılmayı denedim, tabi Boğaziçi sürpriz yapmadı.

-Sigortacılığın sektör olarak bana uygun olmadığına karar verdim. Zaten bu yaşta o şirketin bana vereceği pek de bir şey olmadığını farkettim. Şirket büyük (ayıptır söylemesi “too big to fail” şirketlerden) olsa da uzun vadede hedeflerimle örtüşmüyordu.

-Yeni bir sektör arayışına girmiştim. Ülkedeki gelişmeler doğrultusunda şu anki işimin temellerini iki ortağımla beraber atmaya karar verdim.

-Kışı hasta geçirdim desem doğru olur. Zaten hep öyle oluyor, ilk nezleyi olduktan sonra altı ay hastalık hali geçmiyor bünyede.

-Çok sevdiğim bir arkadaşım ameliyat oldu, sonra aralık ayında da babası küçük bir operasyon geçirdi.

-Son altı ayda önce bir kedi sahiplendik. Ardından annesi olmayan iki yavru kedi daha sahiplendik. O da kesmedi, işitme engelli ve denge sorunu olan dördüncü kedimizi de sahiplendik. İlk kedimiz sonbaharı yanımızda geçirdikten sonra onu diğerlerinin yanına Bursa’ya postalamak durumunda kaldık.

-Jako papağanımızı ayağının kırılmasından üç gün sonra hayvanlar cennetine gönderdik.

-Bir kuzenim üniversiteden mezun oldu.

-Bir kuzenimi de askere uğurladık. Ocak ayının ikinci haftası gelecek inşallah.

-Yurtdışındaki akrabalarımız olağan yaz ziyaretlerini Türkiye’de geçirdi onlarla hasret giderdik.

-Tadilata bulaştık, ustalarla uğraşırken katil olmadan bitirdik.

-Bayram arifesinde U2 konserinin sabahında baba tarafımdan bir aile büyüğümüzü kaybettik. Gerçekten “devrinin ötesinde” yaşadığına inanılan bir insandı. Onun cenazesinde annem ayağını kırdı. Sonra cenaze dönüşü bir vefat haberi daha geldi, bu sefer anne tarafımdan bir vefat haberi aldık. Bir de hastamız vardı.

– Parov Stelar konseri vardı.

-Dağda bayırda diecast fotoğrafları çektim.

-Küçük trafik canavarı kız kardeşim ehliyetini aldı ve ilk kazasına karıştı. Geldi kadının biri çarptı garibime, ona da tecrübe oldu gerçi. Hem cana geleceğine mala gelsin.

-Ekim ayında beraber büyüdüğümüz, kardeş sayıldığımız, bir aile dostumuz evlendi. Unutulmayacak bir düğündü.

-Bir arkadaşımı Aralık ayında askere uğurladık.

-Ayhan Sicimoğlu & Latin All Stars beklediğimin çok üstüne bir performans gösterdi.

-Fark edildiği üzere bu sene de tatil yalan oldu.

-Bir arkadaşımın annesinin sağlığıyla ilgili kötü bir haber aldım.

-Konferanslar, zirveler, görüşmeler, toplantılar, ziyaretler bitmedi, bitmeyecek de.

-Ramazan ayını da sabaha kadar hep aynı müzikleri dinleyerek Kalamış’da, Fenerbahçe’de geçirdik.

-Küçükken sitede top oynarken topları elindeki uzun anahtarla patlatan, sonradan site yöneticiliği yapıp, bize takım kurup forma bile yaptırtan amcayı, ki aynı zamanda eski komşumuz olur, bir trafik kazasında kaybettik, eşi de hala ağır yaralıymış.

-Biomedicine olayına ve fütürizme kafayı taktım, ucu bucağı yok bunların, sürekli gelişen sürekli takip edilmesi gereken şeyler, çok merak uyandırıyor bende. Öte yandan kredi derecelendirme kuruluşlarında da saptantıya doğru meyilleniyorum. Bazı şeyleri öğrenmeden uyku bile tutmuyor. Bunların dışında yine gereksiz tonlarca bilgiyi depolamışımdır bu sene.

-Genel olarak özel günlerin bayık geçtiği bir seneydi.

-İTO ve vergi dairesi arasında en çok gezdiğim yıl oldu.

-Gourmet Spot’u yazmayı bıraktım, sanırım pek yakında onu da kaldıracağım.

-Sosyal mecralar tam anlamıyla beni 2010 yılında ele geçirdi diyebilirim.

Yeni yıldan dileklerim mi?

Onları da belki sonra yazarım ama ilk önce yalnız kalmak istiyorum biraz, telefonumu kapatıp insanlardan uzaklaşmak istiyorum. Tabi yersiz ve zamansız bir şekilde olmayacak. Bu sebeple ilk fırsatta tatile çıkmak istiyorum, evet doğru seçim, tatil istiyorum.

Gaz İhalesi

Yıl 2003, o zamanlar Bursa Erkek Lisesi‘nde kız nüfusu pek yok, sadece süper lise tabir edilen sınıflarda var. Sınıfların bazısında 70 erkek var, ortalama 50 tabi. Sınıflar hangar gibi, düşünün tahtanın bir ucuna yazılanı, sınıfın diğer ucundaki okuyamıyor, diğer ucuna yazılanı da diğer uçtaki okuyamıyor, yok parlar, yok görünmez. Kalabalık, bir şekilde oksijensizlikten insanların bayılmayacağı büyüklükteki bir yere sığdırılmış. Tavanları da yüksek olduğundan tenefüse kadar hayatta kalmak mümkün. Tabi bu büyüklük beraberinde otoriteyle ilgili bazı sıkıntılar getirmiş.

Özellikle 50 sapın bulunduğu bir sınıftaki tek dişi canlı olmak ve bu dimağlara bir şeyler öğretmeye çalışmaktan bile vazgeçmek bir yana; sınıfa girince sinirlerin bozulması, moralin sıfıra düşmesi, hatta okulun dışında başlayan bir nefret maratonu okuldaki hocaların akli dengelerini kaybetmelerine sebep olmuş. Hocaları hoca yapan zamanla bu nefret olmuş. İşte bu çaresizlik beraberinde sıradışı bazı olayları da getirmiş. Eskiden Karadeniz’de bir ilde öğretmenlik yapan N.A., büyük hayallerle geldiği Bursa Erkek Lisesi’nde kısa sürede “hoca” olacak kıvama gelmiş.

Dur daha yeni başlıyoruz, benim yazım mükemmel değildir ama biraz sabret bak, ibretlik bir hikaye.

Neyse, bir gün derste sınıftaki 50 erkekten biri gaz çıkarmış ama öyle böyle değil, hakikaten o koskoca sınıfı saran leş bir koku. Herkes öff pöff derken, sıraların arasında edebiyat dersini anlatmak yerine sürekli gençleri iğneleyici sorular soran N.A. bir anda durmuş ve mevzu bahis gazın sahibini bulmaya kendini adamış. Öncelikle insanlıktan nasibini alamadığını düşündüğü 50 kişilik güruha komple giydirdikten sonra, sınıf başkanını yanına çağırıp onu her kim yaptıysa bulmasını istemiş. Sınıf başkanının durumu da bir garip, çocuk nasıl bulsun, milletin kıçını koklayacak değil ya, hocam nasıl bulayım dediğinde de saçma sapan tepkiler almış.

Sonra dahiyane bir fikirle, sorumlu kişinin ortaya güzellikle çıkmayacağına inanarak, herkesin bir kağıt parçasına, olayın sorumlusu olduğunu düşündüğü kişiyi yazmasını istemiş. Tabi 50 erkek içinde otoriteye karşı bir direnç unsuru oluşmuş, kağıtlara hocanın ismi dahil olmak üzere abuk subuk şeyler yazanların dışında, genel olarak kağıtlar boş çıkmış ki gerçekten bilinme ihtimali ne olabilir o da düşündürücü. Yani öğrenciler gerçekten gazı çıkaran kişiyi bilememe ihtimalinden ziyade, herkesin bildiği ama kimsenin ispiyonlamadığı kişiyi korumakla itham edilmiş. Bu sefer sonuçlar hocayı tatmin etmemiş olacak ki, kendisiyle dalga geçildiğini düşünmüş -ki burada kim kimle dalga geçiyor belli değil- ve toplu olarak disiplin suçu işlendiğine kanaat getirerek, müdür yardımcısının çağrılmasını istemiş. Öte yandan sabahçı olan grubun son dersi olduğu için sonrasında herkesin evine gitmesi gerekiyormuş. Fakat durum ciddi, müdür yardımcısı da sınıfta, bir yandan da öğlen öğretime başlayanların ders saati yaklaşmış, tabi eve gitmeyi bırakın, sınıftan çıkabilmeleri ne mümkün. N.A. iddiasında ciddi, sorumlunun bulunmasını ısrarla istiyor.

Ardından, müdür yardımcısı sınıftaki herkesi normalde kapısı kilitli tutulan, hatta eğitim öğretim verilen (!) bir lisede kilit altında tutulacak kadar kıymetli bir kütüphaneye kapatmaya karar vermiş. Çözüm basit, sorumlu bulunmadan kimse kütüphaneden çıkamayacak, dahiyane. Bir yandan da öğrencilere kağıt çıkartılıp olayla ilgili savunma yazdırılmaya başlanmış. Ne yazılabilir bir düşünsenize o kağıda, birisi sizin amiyane tabiriyle “osurduğunuzu” söylüyor ve bu iddiaya karşılık sizin de ciddi olarak hayır ben yapmadım diyerek yazılı beyanda bulunmanızı bekliyor.

Olay bu kadar ama maalesef, bu olayda savunma yazan 11-TM/E öğrencilerinin arasında ben de vardım. Evet, biz birisi osurdu diye Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı Bursa Erkek Lisesi’nde disiplin kuruluna savunmamızı yazıyorduk. Çok eskilere gitmeyin, yıl 2003. Bundan yedi yıl öncesi, yüz yıldan fazla olan tarihiyle övünen Bursa Erkek Lisesi’nin güya şanlı tarihinde, biz bunu unutmayacak 47 kişiydik. O kütüphaneden herkesin duyduğunda kolay kolay inanamayacağı son derece “osuruktan” bir anıyla ayrıldık. Bir şekilde birini feda ettik ve o kütüphaneden ayrılmak durumunda kaldık, tabi o kişi aslında herkesin şüphelendiği ve üzerine o fiili yapacağına inanılan en muhtemel profile sahip kişiydi. Daha detaya girmeyeceğim, zaten mevzu ortada, ne kadar uzatılabilir ki…

Disiplin gerekçesi nedir bu olayda, ya da gerçekten işi gücü bırakıp osuruğun peşinde iz sürerek, öğrencilere bununla ilgili savunma yazdırarak ne amaçlanıyor olabilir; öğretmenlik böyle bir şey midir, nasıl bir şeydir acaba? Öğreten kişi olmadan önce bazı şeyleri öğrenmek gerekmez mi, en azından nasıl öğreteceğini öğrenmek. Tabi ki bakın çocuklar böyle gaz çıkartılır denmesini bekleyen yok -gerçi neler gördük bu da olsa sürpriz olmazdı da-. Yine de akli dengesi bozulmuş ya da zamanla bozulmuş olabilecek insanların öğretim kurumlarında çalışmasına göz yuman, denetim mekanizmasından yoksun bir sistemden pek fazla beklentisi kalmıyor insanın. Hoca diyelim belli bir yerden sonra hocalıktan çıktı, yani beyni falan oraya bıraktı beyin kullanmadan hayatına devam etmeye karar verdi diyelim, hadi buraya kadar da tamam. Peki “yahu hocam siz ne diyorsunuz” bile demeyen müdür yardımcısına ne demeli…

2003 yılında lise son sınıfa gelmiş kişiler genellikle çift dikiş vb durumda değilse 17 yaş civarında olur, yani reşit bile sayılmazlar. Bazı örnekleri biliniyor ki, okulda sınıfın kapısını çalıp götüren bir çocuğun yaptığı eylemin bir cezası yokken, öte yandan sınıfta gaz çıkarmak ile itham ederek, disiplin kuruluna dilekçe yazmak zorunda bırakılanlar varken, sistemin içindeki bu kötüleri ayıklamasını nasıl bekleyebiliriz, işte bunlar sistemin içindeki zararlılar, sakıncalılar, bunun gibi binlerce örnek bulunabilir, hiç de zor olacağını düşünmüyorum. Bursa Erkek Lisesi’ndeki öğrencilere resmen köpek gibi davrandığını, hatta içinde azıcık hayvan sevgisi olanın öyle bile davranamayacağını ispatlayacak daha binlerce örnek bulabilirim, bunlar birikmese zaten bu alelade bir anı olurdu.

Neyse uzatmanın alemi yok, sinir bozucu ancak bir o kadar da gerçek. Aklıma bir anda gelen, canım sıkıldığında yayınlarım dediğim son derece saçma bir anıdır bu, Erkek Liseli yıllardan kalan… Şimdi yazının başlığını düşünüyorum, ne olmalı acaba, osuruk falan yazmayalım şimdi kocaman görünecek, itici olur, en temizi şuna gaz ihalesi diyelim bitsin gitsin….

Harika Çocuklar

ResizedImage543600-Outline-figure-copy

Şu anda bunları yazarken bir yandan gülüyorum, aklıma hep o yaramazlıkları, sarhoşlukları, hataları geliyor, bir o kadar da becerdikleri, yaptıkları işler. Aslında kendi çapında çok harika şeyler çıkartıyorlar ortaya, tabi görebilene. Hiçbir şeyi umursamadan, hiç kimsenin ne dediğini düşünmeden ama kendi halinde, ortaya şahane işler çıkarttıklarında “budur!” diyorum, harika bir çocuk, hani derler ya pırlanta gibi bir çocuk falan, işte öyle. Hiç kimseye yaranma gayeleri olmadan, zaman zaman tepki de alarak, aslında büyük işler başaran harika çocuklar, gideceği yol aileleri tarafından sınırlandırılmış değil, kendi yolunu kendi çizen bireyler, işte onlar harika çocuklar. Tanıdığım bu harika çocukların çoğunun aslında disiplinle ilgili sorunları olduğu önyargısına kapıldığımda, isteklerinin ne kadar basit olduğunu anladığımda direkt olarak ebeveynlerine yöneliyorum, ebeveynlerini merak ediyorum. Gerçekten böyle olması için mi çaba göstermişler yoksa olmaması için mi; yani o çocuk oraya kapıları kırarak mı gelmiş, yoksa kapılar ona açılmış mı, bunlar önemli. ( “individualism vs. collectivism” kıyaslamasına girmiyorum, daha çok girişimcilik ve elimizdeki cevherler odaklı düşünün)

Bizdeki genç nüfus aslında hakettiği değeri alabilse, azıcık kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenebilse, koca koca insanlar olunca hala ailelerinin yanında pineklemek yerine sadece onlardan gerektiği ölçüde destek alabilse, hatta devlet onlara ne yaparlarsa yapsın destek verebilse, bırakın kalkınmayı, dünyanın canına okuruz. Üreten, fark ve değer yaratan insanları zorla memur yapmayı bıraktığımız zaman,yani epey ileride, bu çocuklar yaşlanmış olacak ve belki de hiçbir zaman “o kadar da şanslı” olmadıklarını anlayacaklar. Halbuki şansı kendin yaratırsan yani başkaları senin yerine karar vermezse ve bunları değerlendirirsen, kısacası boynundaki tasmayı çıkartmayı bilirsen ama yuvandan kaçmazsan, şanslısın. Bu harika çocuklara çevreden sürekli baskı yapılıyor, gerçekten olmak istedikleri şeyin daha ne olduğuna bile karar veremeyecekken, onlara üretme, hata yapma şansı verilmiyor. En azından denedim demelerine izin verilmiyor, ciddiye alınıp, adam gibi karşısına alıp dinleyen çıkmıyor, nerede kaldı desteklemek, girişimlerine cesaret katmak, memurluktan kurtarmak (memurluk kötüdür demiyorum); işte bunlar olmayınca bu harika çocuklar ilk fırsatta tasmayı boynundan çıkartıp yuvasını da terk ediyor. Niyeyse bu bağlamda hep yaramaz çocukları daha çok sevmişimdir (huysuz değil, yaramaz). Kafasına koyduğunu yapan, kimine göre küçük kimine göre büyük idealleri olan, hayal kurmayı bilen, hayalperestliği köreltilmemiş, denemekten korkmayan harika çocuklar.

Siz bu harika çocukların kaçını tanıdınız bilmiyorum, benim etrafımda çok var, ben elimden geldiğince onlara kendi özgürlüklerini kazanmaları için destek olacağım çünkü “neden ?” değil “neden olmasın ?” diyorum. Hakettiklerini onlara az da olsa verebilmek, cesaretlerini kırmamak, onların güzelliklerini karartmamak için. Belki de 23 Nisan’larda çocukları o koltuklara niçin oturttuğumuzu hatırlamamız gerekiyor, ne dersiniz…

Istanbul Finance Summit 2010 (3.Gün)

IMG00282-20100930-1732

IFS 2010 (3.Gün)

30.09.2010

İstanbul Finans Zirvesi’nin üçüncü gününde öğle yemeğinden sonraki oturumlarda oradaydık. Bahçeşehir Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Taner Berksoy‘un moderatörlüğünü yaptığı sekizinci panelin konusu “Ticaret Finansmanı ve İhracat Kredi Sigortası“ydı. Berksoy, sonra ilk konuşmacı olarak ICISA (International Credit Insurance and Surety Association – 1928) Yönetici Ortağı Robert Nijhout’a (Hollanda) sözü bıraktı. İhracat kredi sigortasının bir ihtiyaç olduğunu belirten Nijhout, ticari alacakların aslıda varlıkların yüzde 30 ile 40’ı arasında olduğunu söyledi. Ardından fazla iyimser bulduğum rakamlar vermeye başladı, 2008’de 5,2 milyar euro’dan, 2010’da 2,5 milyar euro’ya düşüş olduğunu söyledi. Daha sonra risklere değinen Nijhout riskleri, ticari (iflas vb.) ve politik riskler (ödeme problemleri, kamulaştırma vb.) olarak ikiye ayırdı. Bir yandan da sigortalar ile ilgili ilustrasyonlar gösteriyordu, onları da aşağıya sizin için çiziyorum.

ROBERT NIJHOUT

Şu anda kapasitenin stabil olduğunu, primlerin arttığını, talebin arttığını, yenileme oranlarının yüzde 80-90 civarında olduğunu, devlet desteğinin de var olduğunu ancak sınırlı kaldığını belirten Nijhout, “hasar oranları endüstrinin sigortalanma gönüllüğünü gösteriyor” dedi. Kredi sigortalarının sistematik risk arz etmediğini ancak sistematik olarak önemli olduğunu da sözlerine ekledi.

2011’e de değinen Nijhout, talebin artmasını beklediklerini söylerken, yeterli olan kapasitenin gelecekteki talebi karşılayabileceğini, gelecekteki finansman maliyetlerinin dengelenmesi gerektiğini belirtti.

Nijhout’dan sonra sıra Coface Türkiye Genel Müdürü Belkıs Alpergun ‘daydı.

Coface’ın sadece kredi sigortası sağlayan ilk şirket olduğunu ve Türkiye’de yüzde 60 payı olduğunu, Fitch Ratings tarafından A+ ve Moody’s tarafından da A2 ile derecelendirildiğini söylerek konuşmasına başladı (130bin müşterisi olan Coface, 2008’de 33-34 milyon TL, 2009’da 24 milyon TL büyüklüğe sahip). “Kredi sigortasında Avrupa’nın binde 18’i (0,18 %) kadarız” diyen Alpergun, krizlerin beş yılın altına indiğini belirtti. 2011 için sıkıntılı bir yıl olabileceğini söylerken, 2008 ve 2009 kadar kötü olamayacağını, iki dip olmayacağını umduklarını ifade etti. Şu an sektörde toparlanma olduğunu ama 2008’in üçüncü çeyreğini hala yakalayamadıklarını söyleyen Alpergun, bunu 2011’in ikinci çeyreğinde yakalayabileceklerini belirtti. Devlet desteği ne olabilir diye soran Alpergun, bilginin şeffaf ve ulaşılabilir olmasının faydalı olacağını söyledi (bu enformasyon şeffaflığı kredi derecelendirme ve underwriting süreci için önemli).

Alpergun’un ardından Kastamonu Entegre Ağaç Sanayi ve Ticaret A.Ş. CFO’su Fazlı Danışman konuşmacıydı. Kendisinin konuşması oldukça renkli geçti, saha deneyimlerini anlatması katılımcılar ve konuşmacılardan büyük reaksiyon aldı. Konuşmasına en iyi finansal kuruluş kriterleri nedir sorusuyla başlayan Danışman, kendi teoreminden bahsetti, kendisi için iki ratio’nun önemli olduğunu söyledi “candy ratio” ve “umbrella ratio”. Tabi ki kimse bu ratio’lara aşina değildi, yılların verdiği tecrübeyle kendi ratio’larını oluşturan Danışman buna açıklık getirdi. “Hangi firma yağmurda erimiyorsa ve elinizden şemsiyenizi almıyorsa iyidir.” diyen Danışman aslında tek cümleyle bu iki ratio’yu açıklamış oldu.

Aslında krizden çok etkilenmediklerini söyleyen Danışman, bunun sebebini tecrübeyle sabit örneklerle açıkladı. Krizde bankaların açılan akreditiflere onay veremediğini (özellikle vadeli akreditiflere) ve dünya ticaretinin tıkandığını belirten Danışman, kimse yapmazken ilk kez Kastamonu Entegre’de kullanılan bir yöntemle, bir bankanın (tek bir banka) “post finance” uyguladığını söyledi. Arap fonları, GSM kredilerini bile kullandıklarını ifade etti ve tedarikçilerin de limit açmasının çok faydalı olduğunu belirtti. Krizde herkesin özveride bulunması gerektiğini belirten Danışman, Kastamonu Entegre’nin yayınladığı kara listenin referans noktası olarak alındığını da sözlerine ekledi. Umbrella ratio’ya atıfta bulunarak “finansta kimse balık hafızalı değil” dedi ve sözlerini noktaladı.

Fazlı Danışman’dan sonra Banca Monte dei Paschi di Siena Gruppomontepaschi Türkiye Temsilcisi (İtalya) Fiorenzo Senese konuşmacıydı. Uluslararası ticaretin çok etkilendiğini, likidite ve finans problemlerinin bankalar arasında güven bırakmadığını, tüketimin ve talebin daralmasına sebep olduğunu belirterek sözlerine başladı. Bilgi eksikliğinden de söz ederek, pazarda güven kalmadığını belirtti. İyileşme sürecinde anahtarın bankalar ve kredi sigortaları olduğunu söyleyen Senese, Türkiye’nin krizde iyi bir performans gösterdiğini ekledi. Gelişmekte olan bölgelerin ve ekonomilerin krizden daha az etkilendiğini söyledi. İç pazarların doyduğunu söyledikten sonra sıradışı maliye politikaları ve sıradışı önlemlerin yaklaşan riskler olduğunu belirtti. Krizden çıkış stratejisi olarak da küresel anlaşma ve uyumun yanında bir de formül verdi “para + kurallar + güven“.

Senese’den sonra sıradaki konuşmacı Garanti Factoring Genel Müdürü ve International Factors Group Başkanı Cengiz Üçbaşaran’dı. Factoring üzerine konuşan Üçbaşaran, “denge için likidite doğru ayarlamalı” dedi. Karlılığın doğru finansmandan geçtiğini söyledi. Türkiye’de factoring’deki penetrasyon rakamlarını veren Üçbaşaran şu tabloyu paylaştı;

-2005 2,9 %

-2006 3,7 %

-2007 4,2 %

-2008 3,4 %
-2009 4,5 %

Bazı önemli noktaların atlanmaması gerektiğini söyleyen Üçbaşaran şu hususlara değindi;

-Alıcılar ve tedarikçiler için likidite

-İstikrar

-Karlılık

-Sürdürülebilirlik

Türkiye’de factoring’in gelişimiyle alakalı mihenk taşlarını da sıraladı;

-2006 BDDK kurulması

-2007 Tek düzen hesap planı

-2010 Factoring Kanunu’nun temellerinin atılması (2011’e bekleniyor)

Türkiye’de faaliyet gösteren 80 şirketin toplam varlığının 12 milyar TL aktif büyüklüğe, toplam özkaynaklarının da 2,7 milyar TL’ye ulaştığını belirttikten sonra Üçbaşaran konuşmasına son verdi.

Üçbaşaran’ın ardından  Uluslararası İslami Ticaret ve Finansman Kurumu (ITFC – International Islamic Trade Finance Corporation) Ceo Danışmanı Mohammad Iqbal Azad (Suudi Arabistan) konuştu. Trend’lerden bahseden Azad, Basel3’den bahsetti ve SME factoring’i desteklediğini belirtti. Düşük riskli enstrümanların gözde olacağını söyledikten sonra, BRIC (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin) ülkelerinin ve Türkiye’nin büyümeyi yönlendireceğini ekledi. Gelişen teknolojinin daha sofistike, daha kişiye özel çözümler sunmaya olanak sağladığını belirten Azad, hukuki çerçevelerin de geliştiğini söyledi ve temlikte -assignment- olan gelişmelerden bahsetti. Brüksel’de çalışmalar yürüten EUF / IFG / FCI / CFA ile uluslararası uyumun artırılacağını söyleyen Azad, konuşmasını noktalamadan önce Tony Buzan’ın Mind Mapping yöntemini tavsiye etti (burada direkt olarak aklıma hocam Selçuk Tuzcuoğlu geldi).

Kahve molasının ardından dokuzuncu ve son panel başladı. Panelin konusu “Doğrudan Yatırımlar, Özel Sermaye Yatırımları, Birleşme – Devralma Finansmanı“ydı. Finance Magazine Yazı İşleri Müdürü Steven Arons (Almanya) oturum başkanıydı. Açıkçası panelde net cevaplara karmaşık sorular sormasıyla, kısacası konuşulanları çorba ederek sansasyon yaratmaya çalışmasıyla dikkat çektiğini söyleyebilirim. Son oturumun ilk konuşmacısı TAIB Yatırım Bankası Genel Müdürü (Türkiye) Sanjeev Kathpalia kısa konuştu, 70 milyon nüfuslu Türkiye’nin krizde Hindistan’ın yarısı kadar (70 milyon insan 4,5-5 milyar dolar, 1,5 milyar insan 10 milyar dolar) para döndürdüğünü ve Türkiye’nin çok yol aldığını belirtti. Kathpalia’dan sonra sırada ICD (Islamic Corporation for Development of the Private Sector) Acting Direcor (Suudi Arabistan) Majid Sabbagh Kermani vardı.

Islamic Development Bank Group’un (IDB Group) 5 farklı parçadan oluştuğunu belirten Kermani, onları sıraladı;

– The Islamic Development Bank (IDB)

– Islamic Research and Training Institute (IRTI)

– Islamic Corporation for the Development of the Private Sector (ICD)

– Islamic Corporation for the Insurance of Investment and Export Credit (ICIEC)

– International Islamic Trade Finance Corporation (ITFC)

Hükümetler ve özel sektör kuruluşlarına finansal ürünler sağladıklarını söyleyen Kermani, portföylerinin yüzde 24’ünün özkaynak ve yüzde 26’sının da leasing’den oluştuğunu ifade etti. Kermani’den sonra Turcapital Holding CEO’su ve Başkan Yardımcısı Fawaz Al Issa konuşmacıydı. Özkaynak ve gayrimenkul odaklı çalıştıklarını, Türkiye’nin potansiyelinin dikkate alınması ve hakkında daha detaylı bilgi sahibi olunması gerektiğini belirtti. Aslında Turcapital olarak başta enflasyon endişesiyle uzak durduklarını ama 2009’un birinci çeyreğinden sonra daha iyi olacaklarını ümit ederek Türkiye’ye girdiklerini ifade etti.

(Fawaz Al Issa aslında Türkiye’ye girmelerinin, yönetim kurulu toplantısında üç dilde yapılan simültane çeviride yaşanan olay ile tesadüfi bir şekilde gerçekleştiğini anlattı;

Yönetim kurulu toplantısında Türkiye’ye enflasyon riski sebebiyle ilk başta girmeme kararı alırlar, Türkiye temsilcisi buna sert bir şekilde itiraz eder, sonra Türkiye’nin sadece turistik yerlerini gezerek buna karar verilemeyeceğini söyleyen ve potansiyelinden bahseden Türkiye temsilcisi, yönetim kuruluna ağır bir taş atar, simültane çeviri bunu fazla yumuşatarak anca söyleyebilmiştir ve 2009 yılında Türkiye’nin çok daha umut verici olacağını düşündükleri yönünde bir çeviri yapar, ardından yönetim kurulu buna bir şekilde ikna olur ve o toplantı sonunda Türkiye’ye girme kararı çıkar.)

Fawaz Al Issa’dan sonra Istanbul Venture Capital Initiative ve Türk Katılım Bankası Yönetim Kurulu Başkanı Hakan Tokaç konuşmasına girişim sermayesi sağlayan IVCI için

Türkiye’nin ilk fonların fonu ve eş-yatırım programı olarak 2007’de kurulduğunu söyleyerek başladı. Başlıca yatırımcıları arasında Küçük ve Orta Ölçekli Sanayi Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanlığı (KOSGEB), Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı (TTGV), Türkiye Kalkınma Bankası (TKB), Garanti Bankası, National Bank of Greece Grubu (NBG)  ve European Investment Fund (Avrupa Yatırım Fonu – “EIF“) bulunduğunu söyledi. Ardından sırasıyla yatırımcılara değindi; EIF’in 3 milyar euro sermayesi olduğunu, IVCI’ye danışmanlık yaptığını, AAA kredi notuna sahip olduğunu ve kobilere toptan fon sağladığını belirtti.

Tokaç, IVCI’de her ortağın yönetim kurulunda temsil edildiğini ve yatırımlara bağımsız yatırım komitesinin karar verdiğini söyledi. Girişim sermayesinin geliştirilmesi yönünde çalıştıkları ekledikten sonra İstanbul’un bir kavşak noktası olduğunu ve Türk şirketlere fon sağlamak için özen gösterdiklerini söyledi. Aslında sermaye olarak 160 milyon euro fon olsa da, IVCI’nın fonları herkese vermediğini, ince eleyip sık dokuyarak yılda sadece 8-10 projeye fon sağladığını ifade etti. Portföylerini 3TS Capital Partners(Cisco Growth Fund), BancroftIII, Eurasia Capital Partners gibi fonlarla desteklediklerini belirtti. Peki IVCI nasıl fon veriyor diye sorulduğunda da eğilimlerinin; yeni fonlar, deneyimli fonlar ve kurumsal fonlar üzerine olduğunu açıkladı. Fon verirken; EIF kriterlerinin sağlanması, yerinde incelemenin yapılması ve yatırım komitesinin nihai kararının gerektiğini belirtti. Yatırımlara fon sağlamak için lobi ve düzenli istatistik ihtiyacı olduğunu söyleyen Tokaç, yerel yatırımcıların desteklenmesi gerektiğini vurguladı. Türkiye’nin aslında nitelikli iş gücü, mühendislik ve ar-ge teşvikleri, internet kullanımının yaygın olması gibi esaslar göz önünde bulundurulduğunda aslında bir cazibe merkezi olduğunu söyledi. Girişim sermayesinin, piyasa sermayesine bir çeyrek gecikmeli olarak ayak uydurduğunu ifade eden Tokaç, neden Türkiye sorusunu şu şekilde cevaplayarak özetledi; TR- BRIC rekabeti ve TR-AB ilişkilerinin ilerlemesiyle Türkiye’nin daha cazipleşmesi. (Aslında bizim dersimize çalışmadan IFS’e katıldığımızı düşünen Tokaç’ın IVCI’nin internet sitesindeki bilgileri derleyerek sunum hazırlaması, not tutanlar için hayal kırıklığı yarattı, insan bu tür zirvelere biraz daha özenerek hazırlanmalı diye düşünüyorum. İnsanlar tabi ki şirket sırrı istemiyor ama bir konuşmacı oraya gelenlere kendilerini biraz daha özel hissettirmeli. Yine de söyledikleri önemliydi, başkalarına faydalı olabileceğini düşündüğüm için her ne kadar haketse de sadece IVCI’nin sitesini yazıp geçmiyorum.)

Tokaç’ın ardından Türk Telekom A.Ş. CEO’su Gökhan Bozkurt, CEO olduktan sonraki ilk konuşmasını yaptı. Türk Telekom, partner şirketleri, özelleştirme ve halka arzdaki rekorlarına değindikten sonra, şirket satın alma sunumuna geçti. Aslında en ilgi çekici nokta Türk Telekom’un gidip AB üyesi bir ülkenin firmasını satın alarak AB’ye giren ilk Türk şirketi olmasıydı. Bozkurt, Invitel ile anlaşmanın 2010 sonunda tamamlanacağını duyurdu. Ondan da daha çarpıcı olansa fiber optik linki, JADI Link (Jeddah-Amman-Damascus-Istanbul) projesiydi. (JADI Link: New Digital Silk Road / Turk Telekom: Main Hub for the Digital Silk Road) Genelde deniz tabanından geçirilen fiber optik altyapıya alternatif olan karasal altyapı, resmen dijital ipek yolunu oluşturuyordu. Ortadoğu ile Avrupa arasındaki karasal fiber optik altyapı projesi olan bu projeden bahsettiğinde herkesin gözleri parladı.

Bozkurt’un konuşmasının ardından kısa bir soru-cevap bölümü yapıldı, onu takiben İTO Başkanı Murat Yalçıntaş kapanış konuşmasını yapmak üzere kürsüye geldi. İstanbul’un finans ve cazibe merkezi olması yönündeki çalışmaların önemine değindikten sonra, İstanbul Finans Zirvesi’nin ilk seferinde çıtanın bu şekilde yüksek tutulmasının hoş olduğunu ancak her zaman bir sonrakinin bir öncekinden daha iyi olması gerektiği için bundan referans alarak beklentilerin bir sonraki zirvede daha da yüksek olacağını belirterek emeği geçen herkese teşekkür etti.

IFS 2010’un üç gününün de notlarını sizlerle paylaştım, ilk fırsatta naçizane cehaletimle IFS analizini de yazıp, burada paylaşmayı düşünüyorum.

Istanbul Finance Summit 2010 (2.Gün)


IMG00280-20100929-0947

IFS 2010 (2.Gün)

29.09.2010

İstanbul Finans Zirvesi’nin ikinci gününde açılış konuşmasını yapacak olan Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ı takdim etmek üzere, üçüncü günün özel konuğu olarak gelmesi beklenirken, Maliye Bakanı Mehmet Şimşek kürsüye geldi.

Mehmet Şimşek krizden toparlanma sürecinin halen zayıf ve kırılgan olduğunu, global ekonomi dendiği zaman gelişmekte olan ülkeleri ayrı tutmak gerektiğini söyledi. Bu ülkelerde tahribatın bilançolarda sınırlı olduğunu ekledi. Türkiye’de krizden çıkarken bile bilançolar gayet iyi seviyedeydi diyen Şimşek, borç stoğunun gelişmiş ülkelerde çok daha fazla olduğunu söyledi. ABD’de kriz sürecinde 8,5 milyon kişinin işsiz kaldığını ancak 700-800 bininin işine geri dönebildiğini belirtti. Krizden güçlü bir bilançoyla büyüyerek çıkmayı başardığımızı, Türkiye’nin şu anki performansının 10 yıllık bir projenin ürünü olduğunu söylerken siyasi mesaj vermeyi de unutmayarak son anayasa değişikliğinin Türkiye’nin önünü açacak bir reform olduğunu dile getirdi.

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’ten sonra Ali Babacan kürsüdeydi.Türkiye’nin kendi içinde yaptığı reformlarla pek çok ülke için bir ilham kaynağı olduğunu söyleyen Babacan, “2002 ile bugün kıyaslandığında iki farklı ülke ortaya çıkıyor” dedi. Milli gelirin 3bin dolardan 10bin dolara çıktığını belirtti. Binyıl kalkınma hedeflerinde de 2015 yılı hedeflerinin tamamlandığını dile getirdi. Enflasyon, faiz, kalkınmışlık, gelir dağılımı yönünden çok farklı iki tablo ortaya konulduğunu söyleyen Babacan; 2002’de  yüzde 31 olan 4 doların altındaki geçim gücünün, 2010 yılında yüzde 7’ye düştüğünü söyledi. Gelir dağılımının her yıl daha iyiye gittiği bir ülkede olduğumuzu da ekledi. Ekonomi politikalarının amacının halkın refahını artırmak olduğunu belirten Babacan, sadece ekonomi politikaları ile bunun sağlanamayacağını, kritik alanlarda reformlar gerektiğini de vurguladı ve “20-30bin dolarlara ulaşmak sadece ekonomi politikalarıyla mümkün değil. Demokratikleşme süreci bu noktada son derece önemli” dedi. Demokrasi, şeffaflık, açık demokrasinin de bunların gereği olduğunu söyledi.Örnek olarak 400’ün üzerinde televizyon, 1100’ün üzerinde radyo olduğunu ve her hangi bir tabu ve yasağın olmadığını gösterdi. Keyfi değil, hukuk bazlı ve iyi işleyen bir hukuk sisteminin önemine de değinen Babacan, “yargıda reform yapamadık” dedi. Ekonomide istikrarın en önemli unsur olduğunu söyledi ve “referandum sonucu oluşan yeni anayasa da güven zemini hazırlıyor” dedi. Vergide gri alanların temizlenmesinin altını çizdi. Güven ortamının yurtdışından kaynak gelmesi açısından önemli olduğunu söyledi. 1929 krizinden sonraki en büyük krizde Türk bankalarının sorun yaşamadığını, hatta yüksek kar oranlarına sahip olmalarının temelinde yapısal reformların gerçekleştirilmiş olduğunu söyledi. Sağlam bir temele, sağlam bir ekonomi düzeni ve bu bağlamda sağlam binalar inşa edilmesi gerektiğini vurgulayarak, “2002’deki söylemlerimizden sapmadan aynı ana politika çizgisinde devam ediyor, süreklilik ve tutarlılıkla ilerliyoruz” dedi. Borçlardan kurtulma politikası izlediklerini ifade eden Babacan, para politikası, maliye politikası ve yapısal reformlara değindi. Para ve maliye politikalarında üç unsurun gözetildiğini belirtti, bağımsız bir merkez bankası tarafından sağlanan “fiyat istikrarı”, “büyüme” ve “istihdam”. Yapısal reformlarla ilgili olarak da Türkiye’deki yabancı bankalar üzerinden örnek verdi; kendi anayurdunda batan bankaların, ülkemizde daha sağlam durduğunu, 2004,2005 ve 2006’da stres testleri yaptıklarını ve 2006 itibariyle sonuç alabildiklerini ifade etti. İyi zamanda riski görürken tedbir almak gerektiğini belirten Babacan, dünya ekonomilerinden de bahsetti. Ardından riskleri değerlendirdi; “kamu borçları”, “artan işsizlik”, sorunların üzerini örten ve geçici çözümlerle günü kurtarmaya çalışan “bankacılık sektörü” ve en önemli riskin de “zayıf liderlik” olduğunu dile getirdi. Zayıf yönetimlerin olağanüstü durumlarda hızlı adım atamayacağını söyledi. Her zaman için ülke menfaatlerinin ve gelecek nesillerin ön planda olduğunu söyleyen Babacan, Lüksemburg örneğini vererek, “Hükümetlerin istikrar ve ulusal çıkarlar doğrultusunda hareket etme zorunluluğu var. Bugün AB ülkeleri iktidar kaygısından ötürü yapılması gerekenleri yapmaya çekiniyor.” dedi ve “Euro bölgesinin dağılması Avrupa Birliği’nin sonu olur, ortak maliye politikası şart” diyerek konuşmasını noktaladı.

Açılış konuşmasının ardından “Merkez Bankacılığı: Kriz Sonrası Ekonomik ve Finansal İstikrar” konulu panele geçildi. Oturum başkanlığını Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz yaptı. Durmuş Yılmaz krizden bahsederek konuşmasına başladı, konvansiyonel (geleneksel) olmayan politiklara değindi. Belirsizliğin önemli bir etken olduğunu söyledi ve ardından, “Kriz Sonrası Ekonomik ve Finansal İstikrar” konusunda üzerinde durulması gereken soruları panelistlere yöneltti;

– Merkez bankaları nerede hata yaptı?

– Aşırı borçlanma konusunda ne yapılabilir?

– Merkez bankaları istikrarı sürdürmede ne gibi bir politika uygulayacak?

– Son krizin riskleriyle ilgili merkez bankaları ne yapacak?

– Orta vadede enflasyon riski artıyor mu?

– En büyük tehdit nedir, önlemler nelerdir?

Hindistan Merkez Bankası Başkan Yardımcısı Dr. Subir Gokarn, Hindistan ekonomisinin yavaşlama sürecine girdiğini fakat 2010’da toparlanma ile birlikte eski trende dönüş olduğunu söyledi. Benchmark politikalarını azalttıklarını ifade eden Gokarn, aslında beklenenden erken olarak, 2009’un ikinci yarısından itibaren toparlanmanın başladığını ve enflasyonun büyük oranda iyileştiğini söyledi. Kademeli iyileşme çalışmaları yaptıklarını belirten Gokarn, son 9 ayda nötre yaklaştıklarını, şu anki senaryolarında da kriz öncesi duruma dönmeye çalıştıklarını söyledi. Ekonomilerinin iç talebe dayalı olmasından ötürü, likidite şokunun atlatılmasında merkez bankasının para pompalamasının yeterli olduğunu dile getirdi (pek çok ülke için tartışmalı olan bu hamle, Hindistan ekonomisi iç talebe dayalı olduğu için Hindistan’da başarılı olmuştur). Finansal istikrarın da politikalarının merkezinde olduğunu vurgulayan Gokarn, buradaki yeni paradigmadan bahsetti; geleneksel yetki ile “fiyat istikrarın“, yanıtlar ile “finansal istikrar” için araçlar yaratmanın ve merkez bankalarının aldığı tedbirler ile “mali istikrar” sağlamanın koordineli bir şekilde gerçekleşmesi gerektiğini söyledi.

Polonya Merkez Bankası Yönetim Kurulu Üyesi Zbigniew Hockuba, AB içinde pozitif büyüme oranını 2009’da sürdürebilen tek ülke olan Polonya’da geniş bir iç pazar olduğunu, fakat ihracatın GSYİH’e(gayri safi yurt içi hasıla) oranla yüzde 40 civarında ve AB genelinin altında olduğunu ifade etti. Mali koşulları gevşettiklerini, faizleri 6’dan 3’e çektiklerini ve enflasyonun da yüzde 2 civarında olduğunu söyledi. Para politikaları ile finansal istikrar arasında çok yakın ilişki olduğunu söyleyen Hockuba, iyi sermayeli ve karlı bir bankacılık sistemi için esnek bir rejim uyguladıklarını, mali koşulları gevşettiklerini dile getirdi. Devlet bütçe açıklarının sebebinin de sürdürülebilirlikten uzak mali politikalar olduğunu söyledi.

Brezilya Merkez Bankası Başkan Yardımcısı Luiz Awazu Pereira Da Silva, merkez bankaları fiyat istikrarının yanında finansal istikrarı gözetleme ve denetleme enstrümanlarını dikkate almanın önemine değindi ve makro kuralların amacının finansal sistemi boğmak olmadığını söyledi. Regülasyonlar tam anlamıyla sona ermeden krizin bittiğini söylemenin de erken olduğunu ifade etti.

Meksika Merkez Bankası Başkan Yardımcısı Manuel Sanchez, kriz döneminde çok kötü deneyimler yaşadıklarını ve bunun kendi hataları olmadığını söyledi. Üç büyük şoka vurgu yaptı;

– ABD’den sermaye akışının durması ile pesonun, dolar karşısında hızla düşüşü,

– Petrol fiyatlarının düşüşü ile toplam gelirin yüzde 35’inin kaybı,

– Reel ekonomi için önemli olan ABD üretim ve imalatının daralması ile finansal piyasaların olumsuz etkilenmesi.

Sanchez, bütün bunlara karşı hiçbir ülkenin yalnız hareket etme gibi bir lüksü olmadığını da ifade etti.

İkinci gündeki diğer panellere zirvedeki kişisel temaslarımızla meşgul olduğumuz için katılamadık.Yine de panellerdeki konuşmacıları saymak isterim. Kahve molasının ardından “Finans Merkezleri: Deneyim ve Düellolar” konulu panel başladı. Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı Kemal Madenoğlu, İrlanda Menkul Kıymetler Borsası Strateji ve İletişim Direktörü Aileen O’Donoghue, Paris Europlace Yönetici Direktör Arnaud de Bresson ve Citigroup İngiltere Özel Grup Direktörü (Fransa) Seth O. Thomas panelin konuşmacılarıydı.

Öğle yemeğinin ardından, “Enerji, Yerel Yönetimler, Altyapı ve Proje Finansmanı” konulu panel başladı. Başbakanlık Hazine Müsteşarlığı, Hazine Müsteşarı İbrahim Çanakçı, UniCredit Menkul Değerler AŞ CEO’su Dr. Kaan Başaran, Türkiye Kalkınma Bankası AŞ Genel Müdürü Abdullah Çelik, Uluslararası Finans Merkezi Başkan Yardımcısı (ABD) Rashad-Rudolf Kaldany, Kocaeli Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu, Avrupa Yatırım Bankası (EIB) Türkiye Operasyonları Sorumlusu Alain Terraillan, UniCredit Grup Proje ve Ticari Finansman Yönetici Ortak (İtalya) Constantin Von Moltke panelin konuşmacılarıydı.

Kahve molasının ardından “İslami Finans: Eksikleri Giderebilir Mi?” konulu panel başladı. Kurumsal Yönetim ve Sürdürülebilirlik Merkezi Kurucu Başkan Dr. Güler Manisalı Darman, Bank Bosna International CEO’su (Bosna Hersek) Amer Bukvic, Kuveyt Türk Katılım Bankası, Hazine, Ulus. Bankacılık ve Yatırım Bankacılığından Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Murat Çetinkaya, Oryx Capital CEO’su (Birleşik Arap Emirlikleri) Mohammed Hedi Mejai, Türkiye Finans Katılım Bankası CEO’su Yunus Nacar, Citigroup Global İslami Bankacılık Temsilcisi (BAE) Samad Sirohey, IRTI,IDB Group, Uzman Ekonomist (Suudi Arabistan) Dr. Sami Suwailem panelin konuşmacılarıydı.

Bu panellerin ardından akşam boğaz turunda bir gala yemeği düzenlendi. Temaslar açısından bu gala yemeği oldukça verimli oldu.

Istanbul Finance Summit 2010 (1. Gün)

72917

IFS 2010 (1.Gün)

28.09.2010

Istanbul Finance Summit (İstanbul Finans Zirvesi), IFS Danışma Kurulu Başkanı Doç. Dr. Murat Yülek’in hoşgeldiniz konuşmasıyla başladı. Yülek, alt piyasa ilişkilerinin önemine değinerek, para politikaları ve finans piyasaları arasındaki bağların önemli olduğunu belirtti. Kriz etkilerini yumuşatmak için enflasyon hedefi yaklaşımından uzaklaşıldığını da sözlerine ekledi.

Ardından Bahçeşehir Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yılmaz Esmer açılış konuşmasını yapmak üzere kürsüye geldi. Küreselleşme ile başlayan konuşmasına, işgücünün serbest hareket edememesi ve kredilerin vaad ettiği yerden uzak olmasından dolayı serbest dolaşımdan bahsetmek için erken olduğunu söyleyerek devam etti. Öte yandan bilişim sektörünün ilerlemesiyle, sermayenin (kapital) çok hızlı el değiştirmesine olanak tanındığını, sistem içindeki bir problemin hızla yayılarak herkesin problemi olduğunu vurguladı. Kriz ile ilgili olarak da geleceği tahmin edemediğimizi, krizi öngöremediğimiz ve ortak çözüm bulamadığımızdan bahsetti.Konuşmasına, “İstanbul Finans Zirvesi” anlamına gelen “Istanbul Finance Summit“in aslında, “Finansın Zirvesi İstanbul” anlamına gelen “Istanbul the Finance Summit” temennisiyle son verdi.

Prof. Dr. Yılmaz Esmer‘in ardından sıra zirvenin stratejik partneri olan İstanbul Ticaret Odası‘nın Başkanı Dr. Murat Yalçıntaş‘ın açılış konuşmasındaydı. Yalçıntaş aynı zamanda Akdeniz Ticaret ve Sanayi Odaları Birliği Başkanlığı (ASCAME) perspektifinden de Türkiye’ye bakışını dile getirdi. Ulusal problemlerin uluslararası problemler olduğunu ifade eden Yalçıntaş yaşadığımız ekonomik krize değinerek, bunun bizim ilk krizimiz olmadığını, tecrübeli olduğumuzu ancak henüz insanlık olarak krizden korunmanın formülünü bulamadığımızı, bu krizle birlikte dünyanın gerçek anlamda “küresel kriz” ile tanıştığını söyledi. Doğru çözüm için doğru sorular sorulması gerekir diyen Yalçıntaş, bizim hep borç yani kredi tabanlı sistemi gördüğümüzü, artık kazanç tabanlı sisteme gelmemiz gerektiğini vurguladı. OECD ülkeleri içinde dünya birincisi olan Türkiye’nin, son 8 yıl içinde popülizmden uzak politikalar uygulaması sayesinde ayakta durduğunu ve dünyanın bizi bu yönden örnek alması gerektiğini söyledi. Krizden çıkılmasıyla birlikte, yeni dengelerin ve yeni ağırlık noktalarının oluşacağını da söyleyerek, İstanbul’un daha güçlü olarak konumlandırılması gerektiğine değindi. 2009-2011 orta vadeli programına alınan İstanbul Finans Merkezi Projesi konusunda ise İstanbul’un enerji kaynaklarına yakın olması, Avrupa Birliği müzakerelerinin bir yandan yürütülmesi ve İstanbul’un hem batıda hem de doğuda ağırlığının olması gibi stratejik avantajlara sahip olduğundan bahsetti.

Dr. Murat Yalçıntaş‘ın ardından İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Kadir Topbaş kürsüdeydi. Değişen dengeler ile sözlerine başlayan Topbaş, İstanbul Finans Merkezi Projesi‘nin aslında 1998 yılında Recep Tayyip Erdoğan’ın belediye başkanlığı yaptığı dönemde planlandığını açıkladı. Moda merkezi, sağlık merkezi, spor merkezi, kültür merkezi vb. pek çok hususun merkezi haline gelen İstanbul için sıranın finans merkezi olduğunu söyledi. İstanbul’a 22 milyar dolar yatırım yapıldığını, bunun 11 milyar dolarının ulaşıma harcandığını ifade eden Topbaş, mesai saatlerinin her borsayı takip etmeye olanak sağladığından da bahsetti.

Kadir Topbaş‘dan sonra T.C. Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın yerine Devlet Bakanı Cevdet Yılmaz kürsüye geldi. İstanbul ve finans sözcüklerinin bir araya gelmesinden duyduğu memnuniyeti ifade ettikten sonra konuşmasına başlayan Yılmaz, istihdamın krizden etkilendiğini söyledi. Tekrar böyle bir krizi yaşamamak için ne yapmak lazım diye sormamız gerektiğini vurguladı; birlikte hareket etmemiz gerektiğini ve bu manada G7‘nin(7 ülke) az geldiğini o yüzden G20‘nin(20 ülke) yapıldığını söyledi. İşsizlik ve kamu borç yükünü hafifletme çalışmalarına ağırlık verileceğini açıkladı. Dünyadaki daralmayla birlikte kredilerin de daraldığını söyleyen Yılmaz, Türkiye’nin yapısal bir tahribat yaşamamasının sebeplerine değindi;

-Siyasi istikrar, güçlü hükümet, güçlü liderlik ve güven ortamı

-Güçlü mali dengeler

-Finans piyasasındaki istikrar, güçlü bankacılık sistemi

2023’de hedefin 2 trilyon dolar milli gelir ve 25bin dolar kişi başı milli gelir ile ilk 10 ekonomi içinde olmak olduğunu belirten Yılmaz, hükümet tarafından İstanbul’un öncelikle bölgesel, uzun vadede de küresel bir finans merkezi olmasını hedeflediğini de söyledi.

Hoşgeldiniz ve açılış konuşmalarının ardından ilk panelin konusu “Kriz Sonrasında Küresel Finans Sektöründe Düzenleme ve Reform İhtiyaçları“ydı. Oturumun başkanı SPK Eski Başkanı Doç. Dr. Tural Erol, ilk konuşmacı olan SPK Başkanı Prof. Dr. Vedat Akgiray‘a sözü bıraktı. Pratik, detaya inen, hızlı reaksiyon veren çözümler gerektiğini söyleyen Akgiray, 1,5 trilyon doların 17-18 trilyon dolar ile düzeltilmeye çalışıldığını, üstüne bir de kaldıraç (leverage) eklenince daha da vahim bir tablo ortaya çıktığını belirtti. “Too big to fail” (kaybetmek için fazla büyük) kurumlar ne olacak, niçin batırılmaları korku salıyor diye soran Akgiray, kredi zinciri oluştuğunu ve finansal otoritenin olmadığını söyledi. Bunları adeta bir trenin vagonlarına benzeten Akgiray, her denetleyicinin trenin bir vagonunu denetlediğini ve farklı notlar verdiğini (BDDK bir ucundan, TMSF bir ucundan, SPK bir ucundan…) ancak büyük resmi görebilen gözün olmadığından yakındı. “Too big to fail” kuruluşları devletlerin sürekli besleyemeyeceğini, elbet bir yerde sonlandırılması gerektiğini belirten Akgiray, bu desteklerin nasıl sonlandırılacağını sordu.

SPK Başkanı Prof. Dr. Vedat Akgiray‘dan sonra sıradaki konuşmacı BDDK Başkanı Tevfik Bilgin‘di. Konuşmasına, 2001’de Türk bankacılık sisteminin ağır darbe yediğini, milli gelirinin yaklaşık üçte birini yani 55-60 milyar dolarını kaybettiğini açıklayarak başlayan Bilgin, sonrasında hızla güçlendiğimizi, denetleme ve düzenleme temelinin kuvvetlendirildiğini ve şeffaflığın artırıldığını (ki asıl önemli olan buydu) belirtti. Şeffaflık, dürüstlük, hakkına razı olma, bankaların temel ilkesiyken; krizin nedeni hırs, rekabette geri kalmamak için bile bile uçuruma yürümek değil midir diye soran Bilgin, bankacılığın bir sanat olduğunu, sanatın başarısının da detaylardaki ince beceriler olduğunu ifade etti. Hafıza problemi olduğunu ve hataların tekrarlandığını söyledi. Bankacıların uzağı görmekte sorun yaşadığını, günü kurtarma gayesiyle uzun vadeli planlamalarda da fazla iyimser olup, sorunları çözmek yerine onların üzerinin örtüldüğünü belirtti. Bilgin bu konuşmasıyla bankacıların kafasına vurur gibiydi, haklıydı da. İnsan kaynakları ve ücret politikalarının olayları anca sonradan müdahale edilebilir hale getirdiğine de değindi. İnsanların kişisel kaygıları yüzünden kurumları tehlikeye attığını vurguladı. Başarısızlığın ve sorunların BDDK’nın eseri olduğuna inanan, başarının da özel kurumların eseri olduğuna inananların;  yine başarılıyken “BDDK’nın sadece üzerine düşen görevi yapıyor” demesi hususuna da değindi. Krizlerde ortak hareket etmenin ve kurumların senkronize olması gerektiğini söyleyen Bilgin, krizin sebebi olan merkez bankalarına da finansal istikrarın öğretilmesi gerektiğini ekledi. Ülke çıkarlarının da her şeyden önce geldiğini vurguladı. İyi günlerde yedek akçe biriktirilmesi ve ratio‘lar (oranlar) ile iyi ve kötü gün ayrımı yapılması gerektiğini söyledi. Kaldıraçlara (leverage) da değinen Bilgin, yurtdışındaki kaldıraçlar düşmeli dedi. Belki de bizim artırmamız gerekir diye de ekledi (bizde kaldıraçlar 8 dolaylarında). Sermayenin yeniden keşfedilmesi yani temiz özkaynaklar bulunmasını da tavsiye eden Bilgin, likiditeyle ilgili ratio’ların geleceğinden bahsetti. “on-site” (sahada) ve off-site (saha dışı) denetim gerekli diyen Bilgin, sahada denetimin unutulduğunu söyledi. Ayrıca “gri alanlara” da değinen Bilgin, düzenlemelerde gri muğlak alanların da olmaması gerektiğini belirtti. Ekonomik güvenlik kavramına da değinerek, bunun ülkenin çıkarları doğrultusunda, ekonomik güvenlik stratejisi uygulanarak yapılması gerektiğini söyledi. Bilgin, “Regülatörler ve denetleyiciler takdiri sever, bankacılar onları sevmez, ancak nihai takdiri halk verir” diyerek sözlerini noktaladı.

BDDK Başkanı Tevfik Bilgin‘den sonra sıradaki konuşmacı Reason Foundation (İtalya) Ekonomik Araştırma Merkezi Direktörü Anthony Randazzo‘ydu. Konvensiyonalizm ile söze başlayan Randazzo, fazla şeffaf olmak sadece regülasyonla olmaz, “too big to fail” sorunu çözülmeli dedi. Randazzo, “Uzun vadeli planlarla, günü kurtarmak değil, daha objektif yaklaşılarak finansal sistemin kendini denetleyebilir olması sağlanmalı” dedi. Başarı ve başarısızlıkta iflasın kolay olmaması gerektiğini söyleyen Randazzo sözlerine türev işlemleri için özel “clearing house“lar kurulmalı diyerek son verdi.

Anthony Randazzo‘dan sonra BaFin (Federal Finansal Denetim Otoritesi-Almanya) Başkanı Jochen Sanio devam etti. Finansal kuruluşlar ve “too big to fail” kuruluşların sebep olduğu “moral hazard“(subjektif manevi zarar) konularından sonra zayıf noktaları sorgulamaya başladı. İlk olarak “regulation and unlimited leverages” yani “denetleme ve limitsiz kaldıraçlar”dan bahsetti.Bu şu anlama geliyordu, sıfır ya da sıfıra yakın risk olarak derecelendirilen kuruluşların denetlenmemesi ve risk kaldıraçlarının bunun sonucunda yanlış lanse edilmesi. Sanio‘ya göre İkinci zayıf nokta ise SIV‘lerin (açıklamak gerekirse structured investment vehicle -ki bir çeşit iletim aracıdır- SIV alıcıdan mortgage hisselerini toplayan fondur,bu sayede alıcılar bilançolarından bu fonları düşebilirler) konsolide edilmemesi ve büyük risk taşıyor olmaları. Batmadan önce küçülmemek ve “en kötü senaryonun” göze alınması “too big to fail, too big to rescue” yani “kaybetmek için fazla büyük, kurtarmak için (de) fazla büyük”; işin “too big to fail” kısmının beslenmesi ise şu şekilde oluyor, devletin batırmaya gücünün yetmediği kuruluşlara yatırımcılar gidiyor, devlet batıramadığı için oraları güvenli liman olarak görüyorlar ve bu “too big to fail” kuruluşlara yapışan yatırımcıların riskini de bu kuruluşlar üzerine alıyor, bu düzeltilmeli. Sanio sözlerini noktalarken geçiş dönemi için zamana ihtiyaç olduğunu belirtti ve uluslararası yaklaşımların gerekli olduğunu, yerel yaklaşımların yetersiz kaldığını söyledi.

Jochen Sanio‘dan sonra Doğuş Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Ferit Şahenk konuşmasını yapacaktı, ancak rahatsızlığı sebebiyle katılamadığı için kendisini temsilen Doğuş Holding CEO’su Hüsnü Akhan konuşma yaptı. Düzenleme çerçevesi ne kadar etkin olsa da, etkin denetimi yapabilmenin hayli zor olduğundan bahsetti. Basel 3 kararlarına göre, yeni bir mali krize karşı finansal önlemler alınacağını ve daha fazla krediyle reel ekonominin destekleneceğini söyledi. ABD’de aşırı tüketim olduğunu ve bunun küresel toparlanma için kötü bir durum olduğunu belirten Akhan, Türkiye’nin 2001 krizi sonrası finansal yapılanmasının bir ders niteliğinde olduğunu da sözlerine ekledi. Bankacılığın artık kamuyu değil reel sektörü finanse ettiğini, bunun da reel sektörümüzün küresel krizden diğer ülkere göre daha az etkilenmesini sağladığını belirterek konuşmasını bitirdi.

Hüsnü Akhan‘dan sonra CitiGroup Baş Ekonomisti (London School of Economics, Yale University; EBRD Eski Baş Ekonomisti -İngiltere) Prof. Dr. Willem Buiter IFS 2010‘un son konuşmacısı olarak sözü devraldı. Riskli hareketlerin piyasa dışında da dışsallık yarattığını söyleyen Buiter, finansal kuruluşların denetlenmesine de değindi. Sürdürülebilirliğin de aslında bir güven meselesi olduğunu söyledi. “Too big to save” konusuna da değindikten sonra “resolution regime“in de gerekli olduğunu vurguladı. (Resolution regime’de; sistematik riskleri öngörebilmek için, geleceğe dönük yeni denetleme araçları oluşturmak ve batan bankalar için de bu tür denetleme araçlarını kullanmak söz konusudur.) Buiter sözlerine şöyle devam etti “there is no bankruptcy regime for banks, dealing with death is your (banks’) business too“, yani “bankalar için iflas rejimi yoktur, ölümle -iflas- ilgilenmek zaten bankaların işidir”. Günümüzde hazine tahvillerinin bile artık risksiz olmadığını söyleyen Buiter, kredi derecelendirmeyle ilgili olarak da finansal kurumların kendi derecelendirmesini yapmasını önerdi.

Ortaklarımdan biriyle katıldığım IFS 2010‘un ilk günü böyle geçti, ikinci ve üçüncü günleri de yakın zamanda sizlerle paylaşmayı düşünüyorum. Ardından IFS 2010 değerlendirmesi de yapmayı düşünüyorum. Bahçeşehir Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Taner Berksoy ‘a da bize bu fırsatı tanıdığı için teşekkürler.

Olur öyle ama bazen (2)

S4LhI1uvfkk4nvx6VTn1yDSXo1_400

Hani böyle eskiler aklına gelince yüzüne bir gülümseme gelir ya insanın, belki de gözleriniz dolar, garip bir his işte, sürpriz doğumgünü partisi yapılması gibi, hiç beklenmedik bir yerden, çok alakasız çok tuhaf bir sebepten ce-eee diyen hatıralara sahip olmak. Aslında asıl güldüren onlardan uzak olduğunu bilmektir. Kimi zaman keşke diye anılır, kimi zaman da çok şükür geçti diye anılır ama nihayetinde iyi ki yaşanmıştır o anlar ve bir saniye öncesinin bile geçmiş zaman dilimi olduğunu düşünürsek ne kadar kıymetlidir.

Her ce-eee diyen anıyı hatırlamak o kadar güzel olmayabilir,doğrudur. Herkesin zaferleri ve yenilgileri vardır. Önemli olan her sonuçtan ders çıkarmaktır, yenilgilerde yenilgi kısmına ket vurup,kendince zafer haline getirmek de meziyet ister. Polyanna bile yapamaz bu kadarını. Gamsızlık değildir aslında, kendini inandırmak istediğin şey için beyninden yardım almaktır. Herkesin inatları, üçüncü şahıslara kapalı doğruları vardır. Bakış açısı değildir, hakemi satın aldığınız bir maç gibi düşünün. gerçek ne olursa olsun, verilen karar değişmez. Önyargı gibi de değildir.  Maç bittikten sonra skorla oynamak gibidir. On gol de yeseniz, sondaki sıfırı atıp bir gol yazmaktır rakibin hanesine. aslında hiçbir zaman ondan on gol yediğinizi de unutmamaktır. Bunu hep yapanlar hayal dünyasında yaşarken, her zaman on gol yeme potansiyeline sahip olduğunu düşünenler gerçek dünyada yaşar, ama kendi tarihinin sayfalarına bir gol yazmaktan alıkoyamaz kendini.

Zamanın ne çabuk geçtiğini bu anlar hatırlatır bize. Bitse de gitsek dedirten anları aslında en dolu haliyle yaşarız. Kimi zaman da zamanın ne çabuk geçtiğinin farkına bile varmayız. Demek ki farkındalık yaratan şeyler anılarmış. Ne kadar zaman geçirdiğimiz değil, nasıl zaman geçirdiğimiz önemliymiş. Nicelikten çok nitelikmiş aslolan. Yani ot gibi geçen uzun bir ömür yerine, dolu dolu geçen kısa bir ömür makbulmüş. Tabi o anıları da anlatmaya yetecek kadar uzun bir ömür.

Bir yerde okumuştum, kaç yaşına gelirse gelsin insanın çevresindeki arkadaş sayısı üç aşağı beş yukarı aynıymış. Tuhaf geldi, sonra düşündüm. Hakikaten kimilerini anıların arasına sokuşturmuş, itelemişim, kimisiyle de geniş zamanda arkadaşlığı sürdürmüşüm. Gelenler gidenler derken acayip bir trafik olmuş ama kemik kadro genelde aynı kalmış.

İşte öyle, oluyor böyle şeyler, ama bazen…

Jack Trout: Big Brands Big Trouble

jack_trout“Başkalarının hatalarından öğrenmek daha karlıdır.”

Her şeyi tecrübe etmek yerine, tecrübelerden ders çıkarmak da iyidir.Satın alabileceğiniz tecrübeleri, canınız yanmadan daha ucuza satın almak için okumanız gereken bir kitap.

En güzelini en sona bırakmış;

“…when danger looms, the CEO is probably the only person that can effectively take the company out of harms way. He or she is indeed the captain of the ship. And every CEO should have a plaque on the wall that simply reads; “Remember the Titanic”

“Tehlike baş gösterdiğinde CEO, şirketi  zarardan döndürebilecek tek kişidir. O, geminin kaptanıdır. Ve her CEO’nun duvarında şu yazının asılı olması gerekir; “Titanik”i Hatırla”.

Titanic_B_WBu gemiyi Tanrı bile batıramaz demişlerdi…

Girişimcilik Üzerine

entrepreneurship1Girişimcilik, bence insanın riskle imtihanıdır. Her şeyini umarsızca ortaya koymak değildir ancak fedakarlık gerektirdiği doğrudur. Girişimciliğin temel prensiplerini üniversitede şu şekilde öğrendik, üzerinden bir daha geçeyim; pazardaki boşluğu görme, yeni girişimin tanımını ve analizini yapma, finansal ve stratejik fırsatları kollama, girişimi doğru yerde konumlandırma, yeni bir pencere açma, rekabeti ayarladıktan sonra pencereyi pat diye kapatma ya da trendi bitmeye yakınken komple başka birisine çakma. Kabaca -fazla kabaca ama olsun, tek tek yazacak olsam kitap olur- girişimciliğin özü budur. (Yok vizyonmuş, tutkuymuş, kalıcılıkmış, liderlikmiş o konulara girmiyorum)

Öte yandan kimse girişimci doğmaz, kimseyi girişimci olması için zorlayamazsınız. Zaman zaman yaşanan zorlukların, imkanların değişmesi vb. etkenler insanları inovasyona ya da girişime iten nedenler olarak bilinir; ya da vakti zamanında piyasalardan yenmiş kazıklar insanı girişimden soğutabilir.

Bir insanın bir işe yıllarını harcadıktan sonra bütün düzenini değiştirip, bakmakla yükümlü olduğu bir ailesi, çocukları vb. varken risk almasını istemek zordur. Tabi insan her yaşta girişimci olabilir o başka bir mesele ama özünde başka etkenler varsa düzeni bozmamak adına girişimden uzak durmak daha iyi sonuçlar doğurabilir. Bu bağlamda gençken girişimde bulunmak, ilerleyen yaşlarla kıyaslandığında daha mantıklıdır.

-Korkmadınız mı?

Gençken bir girişimde bulunmak istediğinizde en çok sorulan soru budur sanırım. En kötü ihtimalle batarsınız, zaten sıfırdan başlamışken daha ne kadar sıfıra yakın olabilirsiniz ki. İşinizi oturttuktan sonra batarsanız durum değişir, oturtana kadar alacağınız riskler sizi korkutmamalı. Zaten bunları iş planı yaparken düşünmüş olmak gerekir.

-“Çok para lazımdır ona”

İşinizi bilmiyorsanız evet. Zamanı gelince yaşayalım sonucunu görelim diyerek ezberden yapılan girişimler zaten girişimden sayılmaz. Günümüzde girişimciler için ticaret odaları, birlikler, kooperatifler vb. pek çok kuruluş hibe fonları, destek kredileri sağlıyor. Araştırmak gerek. Gerçekten fikrinize inanırsanız ve kabul ettirirseniz, cebinizde para olmadan da girişiminizi gerçekleştirebilirsiniz. Ortaklar bulabilir, fikri satabilir, kredi bulabilir, ar-ge desteği alabilir vb. pek çok imkandan faydalanabilirsiniz. (Bu arada Tolga’ya Dragon’s Den’de  başarılar.) Yan sütundaki linkleri incelerseniz onlarca desteğin kaynağını bulabilirsiniz.

Unutmayın; kendinize güvenin, henüz siz bile kendinize güvenmiyorken, kimse size güvenmez, kimse sizin yapmanız gerekenleri sizin yerinize yapmaz. Hangi devirde yaşıyoruz, yapsa da karşılıksız yapmaz. Başınız sıkıştığında kimseyi bulmayı beklemeyin, kendiniz yapmaya çalışın, zaman kaybetmek yerine çaba göstermek daha iyidir.

Herkesin Bir Hobisi Olmalı: Diecast Modelcilik

Aslında küçüklüğümden beri otomobillere olan merakımdan ileri gelen bir hobi.

Hatırlıyorum, ilkokul 3. sınıfa giderken karnemin teşekkür ya da takdir belgesiyle süslenmesi şartıyla, akabininde Özdilek’e gidilir, o kocaman oyun masasında model iyice incelendikten sonra alınırdı. Bu arada hiç bir zaman çok çalışkan bir öğrenci olmadım, olamadım, model otomobil alacak kadar işte. Teşvik ne kadar güzelse karne de o kadar iyi gelirdi, bu bazen K-Nex de olabilir, bir Action Man de ama en kıymetlisi diecast olurdu. O zamanlar piyasada Burago vardı, daha doğrusu Bursa’da ne başka model satan bir yer, ne de başka bir marka vardı. 2000’li yıllara doğru İsviçre’de ilk defa Maisto ile tanıştım, ilk Maisto modelim kırmızı bir Dodge Viper GTS ‘di. Daha sonraları evin her yeri modellerle dolmaya başladı. Bu arada ilk modelim olan dekalli Burago F40 da en sonunda gelen misafirlerin çocuklarının elinde oyuncak olduktan sonra üzerine basılmak suretiyle, o ölüm vuruşunu takiben tarih oldu. Şimdi bulmak tabi ki imkansız. 2004 yılında üniversiteye başlamamla beraber bütün modellerimi beraberimde İstanbul’a taşıdım, bu sefer de kutularından çıkaramıyordum, ne sergileyecek ne de koruyacak bir yerim yoktu. Öte yandan Türkiye’nin ilk diecast model otomobil sitesine üye oldum. Diecastturk.com gerçekten bu hobiyi daha ileri götürmeme sebep oldu. Sonraları foruma birkaç yıl girmedim ve üyeliğim düştü. Ardından 2008’de tekrar üye oldum. Baktım modelcilik aşmış yürümüş, benim modellerimin detayları yetersiz kalmış. Her geçen gün oyuncak statüsüne yaklaşır olmuş.

Derken yükte ağır pahada hafif olan model otomobil koleksiyonumu, yükte hafif ama pahada daha ağır olan modeller ile ikame etmeye karar verdim.Yani sayıca daha az ama daha detaylı olan modeller ile değiştiriyorum. Bu arada koleksiyonumu İstanbul’da koruyamayacağıma kanaat getirdim ve model otomobil vitrinimi Bursa’da oluşturmaya başladım. Prensip olarak modelleri kutuda saklama taraftarı değilim ancak o şekilde saklayanları da yadırgayamam, tercih meselesidir. Ben çok ticari görüneceği için kutuda saklamıyorum, nihayetinde satılmak için orada durmuyorlar, dolayısıyla modelleri kutuda değil hak ettiği yerde yani vitrinde tutmak daha iyidir. Bunun hem avantajları hem de dezavantajları vardır.

Zaman içinde biriken yüzden fazla modeli ikame ederken tema yapmaya karar verdim, bu bağlamda model almam da kolaylaştı. Eğer tema yapmazsanız, benim gibi bir otomobil hastasının yaptığı gibi, X modeli alma amacıyla gidip, onun dışında beğendiğiniz diğer bütün modelleri alıp dükkandan çıkarsınız. Eve geldiğinizde fark edersiniz, ne almaya gittim ne aldım geldim dersiniz, model otomobil satan dükkanlarda aklınızı kaybetmek istemiyorsanız yapmanız gereken tek şey temaya bulaşmaktır. Tema belli bir model için de yapılabilir, belli bir marka için de yapılabilir ve bunların belli ölçekleri için de yapılabilir. Örneğin, ben hem BMW modelleri, hem Kyosho Ferrari 575GTC modelleri teması yaparken, Mercedes Benz AMG üretimi modellerin temasına da başladım; ve hepsini 1/18 ölçekte yapıyorum. Demek istediğim, BMW almaya gittiğiniz bir dükkandan elinizde Aston Martin ile çıkıyorsanız ve sonrasında, “ya ben onu da sevdim, bunu da sevdim” ikileminde kalmamak için temaya yönelmelisiniz.

Her model aldığımda o modelleri Bursa’ya götürmek biraz zahmetli oluyor, ancak burada tutmaktan daha sağlıklı. İnsanların oyuncak gözüyle baktığı modellerde ilk sordukları soru şu oluyor; “Kaç para bunlar?” Cevabını aldıktan sonra hemen beynin sol lobunda hesaplamalar başlar. “E sen bunları satsan bunların gerçeğini alırsın.” Hiç işte, biz gerizekalıyız, bunlarla uğraşıp duruyoruz, kafamız basmıyor ki bizde dört işlem ne gezer. Yeme, içme, barınma, üreme gibi temel ihtiyaçlardan fazlasını düşünenler ve bir hobi sahibi olanlar için, model otomobilleri satıp gerçeğini almaya çalışmak, onlarla oyuncakmış gibi oynamaktan daha mantıksızdır. Geldik ikinci soruya; “Gidiyor mu, kaç basıyor bunlar?” Bakalım doğru anlamış mıyız, cam vitrinin ardındaki bu modeller oyuncak ya da uzaktan kumandalı olsaydı, gidebilir, hatta kaç bastığını söyleyebilirdik değil mi. Peki daha modelcilik ile ilgili bilgisi bile olmayan bir insanın karşısındakine, 56434651351 kez duyduğu bir soruyu espri mahiyetinde sorma cesareti nereden gelmektedir. Adam, azıcık aklını kullan, bunlar gidiyor olsaydı, satar yine modelini alırdık (asdfasdfsadfsadfsa)!!  “Koskoca adam oldun hala arabalarla mı oynuyorsun be oğlum?” Hmm, düşünmeden cevaplamayalım, düşünelim. Koskoca adamız, iş yok güç yok, yemeyip içmeyip arabalarla oynuyoruz, buna da hobi diyoruz ki olmayanlar yadırgamasın,hıhı evet, arabalarla oynuyoruz n’apalım. Bu sorulara karşı sessiz kaldığım zaman, soruyla muhattap olunacak kişinin vitrinden uzaklaştığını da gözlemledim. Modellerine bakabilir miyim diye soran 10 yaşındaki bir çocuğun eline modeli güvenle verebilecekken, bu tür saçma soruları soran yetişkinlere daha az güveniyor insan.

Her hobinin olduğu gibi diecast modelciliğin de saygı duyulması gereken incelikleri vardır.Bunların detaylarını tek tek yazmayacağım, diecastturk.com ‘dan öğrenebilirsiniz.

Sevdiğiniz, ilgi duyduğunuz bir otomobili, belirli bir ölçekte, belirli üreticiler tarafından üretilmeden önce bekleyip, fuarlarını takip edip, model üretilip Türkiye’ye geldiğinde ayırdığınız bütçe ile kapmaya, sonra onun evde stüdyo çekimini yapmaya, ardından dış mekan çekimi yaparak dağda bağda çayırda gezdirmeye, fotoğrafları arşivleyip, sonra o fotoğrafları seçip, düzenleyip , photobucket’a yüklemeye, ardından forumlara yüklemeye, sosyal ağlarda paylaşmaya, belirli periyodlarla modellerin bakımı ve temizliğini yapmaya, çocuklardan, meraklı insanlardan korumaya ve onların kendilerini tatmin etme çabası içindeki sorularına sakince cevap verme olayına diecast modelcilik diyoruz. Diecast modelcilik, zaman, bütçe, bilgi, ilgi ve saygı isteyen bir hobi. Bu hobiyi çok daha pahalı, çok daha detaylı, çok daha özel modellerle;  belki benim yaşım kadar bu hobiye gönül vermişliği bulunan insanların arasında yaparak 10. yılı devirirken, diecast modelciliğin hızlı ilerleyişine tanıklık etmenin mutluluğu içindeyim. Bu benim hobim, hobimle mutluyum, insanlardan diecast modelcilik ile ilgili saygıdan başka bir beklentim olmamakla birlikte, diecast modelcilik ile ilgili yazılacak çok konu olsa da, herkesin bir hobisi olmalı diyerek yazımı noktalıyorum.

Olur öyle ama bazen (1)

cccf571600daa1bcb63068b547676e6efc4a77df_m

Bazen kendinizi çok hafiflemiş hissedersiniz, bu kimi zaman karşınızdakini kırdığınızda da olabilir ama genellikle istediğiniz bir şey gerçekleştiği zaman, beklentilerinize ulaştığınız zaman olur. Sadece olması gerekenin olduğu zamanlardır onlar. Sonrasında ellerinizi açıp dragonball-z gibi enerji saçmak istersiniz. Gökyüzüne dokunmak isteyen çocuklar gibi ya da elektrik süpürgesinin sesini bastırmaya çalışan çocuklar gibi saçma sapan sevinç nidaları da yükseltebilirsiniz. Yaptım, başardım, asıl şimdi başlıyoruz demek gibi ama kendine güven gelmesine daha benzer bir his. Onun etkisi geçene kadar önünüze çıkan her engeli aşabilir, her istediğinize sahip olabilecekmiş gibi hissedersiniz. Belki de sadece umuttur. İnsan kendi çapında gaza gelmiş de olabilir ancak işin özünde hedefine ulaşmadaki kararlılık ve telkinin etkili olması kuvvetle muhtemel. Tetikleyen unsurlar arasında dilinize dolanan bir şarkı da olabilir, gördüğünüz komik bir şey de olabilir, moral depolayan, adamı kendine getiren, enerji veren sihirli diyebileceğimiz şeyler işte… Sizi diğerlerinden farklı hissettiren ve bunu size kanıtlayan şeyler… Bir de tarif edebilseydim de bir paragraf sürmeseydi.

Gel Bak, Laf Lafı Açıyor

Hayat,herkesin kendi için adalet, başkaları için adaletsizlik istediği, beklentilerin bir türlü bitmediği ve benim gibi milyarlarca insanın kafa patlattığı bir hadise. Şartlar değişir,insanlar değişir her şey değişir.Kimse aptal değildir hayatta ancak herkes biraz kördür.

Hemen hemen her gün Kadıköy iskelesinde ellerinde kayıt formları olan öğrenciler görüyorum. Kimi Greenpeace için, kimi Unicef için, kimi ismi lazım olmayan kuruluşlar, siyasi partiler için sürekli bir şeyler pazarlama çabası içindeler. Emeklerini desteklememek elde değil,özellikle Türkiye’deki gençlerin potansiyeli düşünüldüğünde bu potansiyelden faydalanmak isteyen (gerek sivil toplum kuruluşları, gerekse özel kuruluşlar olsun) kuruluşların hedeflerini bu potansiyeli kullanarak gerçekleştirme eğilimi doğanın kanunu gibi görünüyor.

Hep kafama takılıyor bu gençlerin durumu, niçin bir insan yapabileceği onlarca iş varken, üzerindeki sentetik hammaddeden imal edilmiş yeşil bir yelekle çevrecilik konusunda ahkam kesebilir, bu zafere giden yolda her yol mübahtır, ya da hocanın dediğini yap yaptığını yapma gibi ezber cümlelerle açıklanabilir. Peki hiç mi haberleri yok bu insanların petrol türevi hammaddelerle bir tezat içine düştüklerinden. Sanmıyorum. Onlar maalesef körler çünkü sadece onlara verilenle yetiniyorlar, gencecik beyinler hiç araştırma yapmıyor,giy yeleği çık sokağa. Kendilerini oraya buraya zincirliyorlar, evet, eylemleri ses getiriyorsa amacına ulaşmıştır,orası ayrı. Demek ki boşuna yapmıyorlar, peki en genç en enerji dolu yıllarını böyle işlere harcayarak; ileride aile kurmak, ardından emekli olup torunlarını bilinçlendirmek varken, birikimsiz insanların söyleyeceklerine kulak tıkanacağını bile bile bu yolları seçerler, ben bilmiyorum, bilmediğim için sebebi konusunda fikir beyan edemem ama sonucu gördüğüm için bunu söyleyebilirim; yazık,harcanan zamana yazık. Balıkların suda parlak cisimleri yem zannedip diş atması gibi, oltanın ucunda onlarca balık, bilgiye aç, ışık yansıtan her şeyin ardından koşmaya müsait…

Peki  işte bu sebeplerden ötürü, sevilmeyen, sürekli şikayet edilen emperyalizm büyümüyor mu. Bu gençler  küresel olarak yeni pazarlar yaratmıyorlar mı… Küreselleşmeden de korkar olduk ayrı, bir masada oturduğunuzda bazı gerçeklerin kaçınılmaz olduğunu, bunları göz ardı ederek hiç bir yere varılamayacağını, güdümlenmeye hasret bir şekilde beklenerek, güdümlenmekten başka bir sonuca varılamayacağını anlamak çok mu zor,bilmem ama söylemek çok zor. İlla ki teslim olmaktan bahsetmiyorum. Gerçekten zekice düşünülmüş kaç planın içindeyiz toplum olarak, bir ülkümüz bir amacımız var mı,zaten parçalanıyoruz, şimdi bunun dediğim için de tepki gelecektir, olsun gelsin, kör değilim, parçalanıyoruz, haberiniz yok muydu, iyi artık var,kahin değilim merak etmeyin. Biraz araştıran,sorgulayan herkes, kendince güvenilir kaynakları olan herkes bunları görecek kadar gerçekçidir zaten.

Olanı daha da iyiye götürmeyecek alternatifler, ticari kaygıların güdümünden çıkamaz. Muasır medeniyetler seviyesinin üstüne, kendimizi onlardan daha aşağılık görerek ulaşamayız. Bilgiye aç genç potansiyelimizi aptal saptal kuruluşlara kurban veriyoruz. Her gün bizi bizden daha çok uzaklaştıran hadiseler bunlar, önce “yeşil yeleklilerden” kaçmaya başlıyor insan, sonra “mavi yeleklilerden”, sonra “kırmızı maskelilerden”…  1 Mayıs geliyor, güdümlü gençlik yine Tarlabaşı’nı (Taksim’i demiyorum) birbirine katacak, yazık. Bayramlarda çiçek çikolata geleneği zaten bitti,artık taş atma moda,bakın bu da “moda”dır. İki gün sonra bunun da modası geçer, hani hiç sevilmez ya bu kelime Türkçe olmadığı için, “trend”. Bu da bir trend değil mi…

Aslında herkes biraz “emperyal” olma eğiliminde değil midir,imkanı olsa herkes yayılmacı, büyüme ve hakimiyet üzerine kurulu güç çemberini genişletmek istemez mi, kim istemez, ya da bunu istediği için kimi suçlayabiliriz ki… Türkiye üç yanı denizlerle çevrili bir yarımadadır,bizde “balık” çoktur, “ampul” de çoktur ama “aydınlık” yoktur.

Küresel düzende, kendi potansiyelini sadece sağda solda konuşarak harcayanlar, büyük resmi göremeyip tek bir açıdan olaylara müdahil olmaya çalışanlar maalesef sömürülmeye muhtaçtır. Kimse vazgeçilmez değildir çünkü her şeyin bir modası vardır. Her modanın da bir sonu vardır, zaman zaman kendini tekrarlayabilir ama moda elbet geçer. İnsan ister günlerini ayakta iskele önünde bağış toplayarak, ister camları açılmayan kulelerde bütün gün masa başında, ister kahve köşesinde pinekleyerek,ister canlı bomba olarak geçirsin; sonuçta yine bu modaya hizmet ederek potansiyelini kullanır. Kullanım şekli için kimseyi suçlayamam, tıpkı benim de bunları söylediğim için suçlanamayacağım gibi. Herkes kendi adaletini dağıtır, kimse objektif olmak zorunda değildir, işte bu yüzden hayat herkese acımasız gelir;  peki milyarlarca farklı beyne, hayatın adil davranma zorunluluğu var mıdır, ya da köşeye sıkışınca saldırganlaşan, kendinden başka sorumlular arayan bireylerin ikiyüzlülüğü değil midir hayattan adalet istemek… Ya da kendini aklama hissiyatıyla, bir yere aidiyet hisseden, kendini oraya buraya yamayan, bir zümreye ait olmadığında bir hiç olduğunu düşünen (böyle düşündürenler de ayrı bir konu), onun sonucunda yaptığı eylemlerden münferit olarak sorumluluk hissetmeyenler, olumsuz her şeyi zümresine, olumlu her şeyi şahsına alan uyanıklar, ikiyüzlü değil midir… Sorumluluk almaktansa, sıkışınca emir kulu olmayı yeğleyenler, her konuda haklı şikayet sahibi bireyler, gerçekten aydınlığa doğru ilerlediklerini düşünürler,herkes düşünür, bu insanın doğasında vardır.

Şartlar değişir,insanlar değişir, her şey değişir, şaka değil gerçek, bunlara inanın demiyorum, buradaki her kelime için milyonlarca farklı düşünce çıkacaktır. İşte bunlara saygı gösterebildiğimiz zaman sömürülmekten kurtuluruz, içi boşaltılan Atatürkçülük, ilke ve inkılaplar, vatan millet Sakarya, Allah’ım sana geliyorum, hurraa… Oldu bitti. Ne oldu gerçekliğe,nereye gitti, bunlar eskiden içi boş denildiğinde fantastik kabul edilebilecek cümlelerdi, şimdi gerçekten içleri boş, yazık, bunlar aslında sadece Türk milleti için değil, bütün milletler için anahtar niteliğinde olan kavramlardı; cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik, inkılapçılık… Ulusal bağımsızlık, ulusal birlik,beraberlik ve ülke bütünlüğü, çağdaşlık, insan ve insanlık sevgisi, akılcılık, bilimcilik, gerçekçilik, ulusal egemenlik gibi kavramlar küreselleşme ile emperyalizm ile özdeşleştirilip, halkın gözünde anlamsızlaştırılıp, içleri boşaltılıp, bize geri sokuluyor,biz de yiyoruz, ne güzel… Bugün Atatürkçülük bile bir meta olma yolunda hızla ilerlerken yeni metalarımız da yolda merak etmeyin… En iyi savunma saldırıdır diyen Sun Tzu’nun ağzına sağlık,herkes bir yerlere saldırıyor, savunma zaten kalmadı, hemen hemen her milletin kendi bağımsızlığını istemesi normal gibi görünse de; aslında bizde bunların ardından  gelen başka olgular da var, her dilin kendi bağımsızlığını, her ümmetin kendi bağımsızlığını istediği bir yöne gidiyoruz,devlet içinde devlet,millet içinde millet,alt kimlik bunalımı, bunlardan da haberiniz vardır umarım… Hani her seçiş bir vazgeçiştir ya, kaybedecek bir şeyi olmadığına inanan potansiyel sahipleri aslında çok şeyden,hatta uzun vadede çok çok şeyden feragat ettiğinin farkına ne zaman varır bilinmez. Bölünmek, parçalanmak gibi kavramlar önce insanların beyninde olur, herkes kendini saldırı altında hisseder, can havliyle saldırır ya da saklanacak bir yer arar, herkes modaya uyar,herkes değişir, renk ve zevkin dibi yoktur ya, artık herkes kendini laik olmak zorunda bile hissetmiyor, ben laik değilim diyor çıkıp televizyonda kızlarımız, bilmediğimiz dillerde propagandalara alkış tutuyor insanlar, her şeye alkış ota b*ka alkış, nereye gidiyoruz diyen yok… Vatan elden gidiyor, “Atam, sen kalk ben yatam” diyenlere zaten söylenecek bir şey yok… Peki içimize kapansak nasıl olur…  Aa olmaz mı, niye olmasın, olmaz çünkü hiç emperyal değil değil mi…

Herkes kendi adaletini dağıtır,herkes şikayet eder, herkes biraz oyunbozandır. Bunu kabul edelim ya da etmeyelim, herkes kendi içinde emperyaldir yani kendi imparatorluğunu kurmak ister. Kimi boyun eğermiş gibi sinsice yapar bunu, kimi idealleri uğruna her yolu mübah olarak görür, kimisi de balık olarak kalmak ister, kimisi o balıklara ışık tutar, kimisi de o ışık tutanlara pazar yaratır…

Naçizane, cehaletimle bunları yazıyorum,arada kafama eserse yine yazarım…

Hoşgeldiniz

Hoş geldiniz,

Bu, bu sefer kalıcı bir yer edindiğine inandığım sitemin ilk yazısı olacak.

Daha önce freewebs’de model otomobiller başta olmak üzere yine benzer içerikleri paylaşıyordum. Sonra freewebs’e erişim kısıtlandı, erişim olmayınca freewebs’e yatırım yapmanın bir anlamı da kalmadı. Ardından bir dostuma (Tolga Dinçer) bundan bahsederken, onun da teklifiyle mehmetcanyilmaz.com.tr’u yapmaya karar verdim. Sağolsun hem alan adı hem de sunucu hizmetleri için hiçbir desteği esirgemedi,hala da öyledir.

Freewebs niçin erişilmez hale geldi, bilenler bilir, freewebs aslında yasaklı, peki nedir bu sansür olayı, bunu az çok anlatayım. Bir varmış bir yokmuş… yok böyle başlamayacağım çünkü bunların hepsi gerçek, sanal alem diyip geçmemek lazım, gözünüzü mahkemede açarsınız. Şimdi malum freewebs gibi siteler mantık olarak gazete gibi çalışır. Siz de oraya üye olur kendinize köşe kiralarsınız,bunun için para ödemezsiniz çünkü onu sizin sayfanıza koydukları reklamlardan çıkartırlar, buraya kadar güzel, oh bedava site, mis, hadi dolduralım içini… Bir güzel yaparsınız sitenizi sonra, sizin gibi orayı hadi dolduralım diyip farklı içeriklerle doldurmuş olanlar çıkar. Sonra bu içerik haklı olarak birilerini rahatsız edebilir çünkü hakaret ihtiva edebilir vb. bir çok ihtimal işte. Mağdur durumundakiler haklarını aramak için yargıya başvurur, yargı da cezayı gazeteye keser, yaz kızım, karar, freewebs gazetesinin yayından kaldırılmasına… işte birkaç kendini bilmez yüzünden freewebs kökten erişime kapatılır, telekomünikasyon iletişim başkanlığı da mahkeme kararını uygulamakla yükümlüdür, e tabi kanun karşısında boyun kıldan ince yapacak bir şey yok, haliyle dolaylı yoldan freewebs gazetesinde köşesi bulunan her yazarın köşesi sansürlenmiş olur, öyle üften püften kurumların kararı değildir bu, freewebs İstanbul 11. ağır ceza mahkemesi tarafından verilen kararla tedbir altına alınmıştır.

Durum böyle olunca biz de tezgahı başka yere taşıyalım dedik malum ucuz etin yahnisi pek olurmuş,onu freewebs’de gördük… Bu sefer biraz uğraşacağım diye başta gözümde büyütürken Tolga ön ayak oldu ve site bugünkü yerini ve halini buldu.

İçerikleri bizzat ben yüklüyorum, “about me” kısmında özgeçmişim mevcut, “articles” kısmında yazdığım ve yazacağım makaleler olacak, “gourmet spot” da ise gidip yemek yediğimiz yerleri puanladığım bir bölüm var, gurmelik ne haddimize, gider yeriz içeriz, sonra gelir yazarız mantığı daha ağır basıyor, yoksa gurmelikten çok gurmecilik oynamaya benzer. Diecast bölümü ise en sevdiğim ve en çok emek harcanması gereken bölüm, model otomobil koleksiyonumdaki parçaların fotoğraflarından oluşacak. Her model için onlarca fotoğraf yüklemeyi düşünüyorum, tabii ki kendi çektiğim fotoğraflar, sağdan soldan toplama değil.

Sağ sütunda faydalı linkler var, yani günlük olarak kullanılabilecek linkler, kategorilere ayırdım, ilgilendiğiniz bölüm neyse oradakilere girersiniz, liste biraz uzun ama korkmayın, içerik olarak güzel siteler, özellikle “business & education” bölümü işletme okuyanlar için link bankası,inceleyin pişman olmazsınız.

Aslında bu siteyi yapmamdaki asıl amaç artık yerel değil küresel olarak kendime bir yer edinmek, e internet dediğiniz şey bütün dünyayı birbirine bağlıyor, dünyaya açılmadıktan sonra sadece yerel olarak hem de ticari fayda da sağlamayan bir site yapacaksam niçin Türkçe olsun ki, bütün dünya Türkçe bilemeyeceğine göre ve site daha çok yurtdışından ziyaret edildiğine göre (özellikle modelciler tarafından) İngilizce ağırlıklı bir site olmasında bir sakınca görmüyorum. “Gourmet Spot” bölümü Türkçe kalacak çünkü mekanların çoğu Türkiye’de ve oraya gideceklerin de çoğu Türk olduğundan, yorumların Türkçe olması normal, yurtdışındaki ziyaretçiler için önem arz eden bir bölüm değil. “Articles” yani makalelerin olduğu bölüm de kısmen Türkçe kısmen İngilizce olacak. Özellikle diecast bölümü sadece İngilizce olacak. Hepsinden önemlisi, her ne kadar kimseyi buradaki içerikle tatmin etme gibi bir gayem olmasa da, sitede zevk almadığınız bir içerik bulundurmamaya çalışacağım,bu yüzden sloganımı da insan sadece gülerken yazdığı anlamsız karakterlerden seçtim…

Hadi hepiniz tekrar hoş geldiniz asdsdfasdfggfasds…

 

Mehmet Can YILMAZ

aka Admin

 

not: Gourmet Spot’u kaldırdım. Articles bölümünü de post düzeninden kurtarıp, başka bir modül ile kategorize etmem lazım. Olmazsa o bölümü de kaldırabilirim, zaten post olarak görüyorsunuz.

Buradyo

Buradyo

2004-2005 yılında Bahçeşehir Üniversitesi Beşiktaş Kampusü’ne yerleştiğinde bir kısmını ilk kampusü olan Bahçeşehir’de bırakmıştı, yani İstanbul’un öbür ucunda. Bu durum hem idari anlamda hem de öğrenciler açısından kopukluk yaratıyordu. Sonra kafada ampuller yanmaya başladı ve iki birim birbirinden haberdar olsun diye Bahçeşehir Üniversitesi Radyosu Buradyo kuruldu. Öncelikle shoutcast üzerinden yayın yaparken, sonra Beşiktaş Kampusü’nün içinde 2006 yılında bir stüdyo kuruldu. Bahçeşehir Kampusü kapanırken güzel bir kapanış partisine imza atan Buradyo, ardından Beşiktaş Kampusü’nde yapılan mayıs festivallerinde de yerini aldı. Buradyo’da yayın yapan öğrenciler bir süre Erhan Konuk tarafından verilen atölye çalışmasına haiz oldu ve radyoculuğun duayenlerinden Can Akbel’in de katkılarıyla temel radyoculuk bilgilerini edindi. www.buradyo.com adresinden dinlenilebilecek olan Buradyo halen Beşiktaş Kampusünden yayın yapmaya devam ediyor. Çok daha iyi yerleri hak ettiğine inandığım Buradyo, bir yandan mezun vermesi ve bir yandan ekibine kattığı yeni programcıları ile kan tazeleyerek dinamizmini artırıyor.

 

Evden yayın yaptığımız zamanları ve şimdi okul içinde çekişmelere yol açan stüdyosunu düşünüyorum da, nereden nereye…  Önce evden yayın yaparak katkıda bulunduğum Buradyo’ya; saymanlık, yönetim kurulu üyeliği, iki adet programın yapımcılığı ve yayıncılığı ile festival performanslarını eklediğim için kendimi çok şanslı hissediyorum. Her kurumun içindeki çatışmalar elbet Buradyo içinde de yaşanmıştır, insanlar karşısındakini olduğu gibi kabul etmediği sürece de bu devam edecektir. Özellikle hiç isim kullanmadan (E.Konuk ve Can Akbel hariç) yazdığım bu yazıyı, Buradyo için emeği geçen herkese teşekkür ederek kapatmak istiyorum; kurulduğundan bugüne kadar hep zorlu bürokratik yollardan geçen Buradyo’nun özellikle emekleme aşamasında yani en zor dönemlerinde, emeği geçen herkese teşekkürü borç bilirim, bu bireylerin işi değil bir takım oyunu ve kim ne derse desin bu ekibin her ferdi gibi elini taşın altına koyan bir ferdi olmaktan her koşulda gurur duyuyorum.

Buradyo’dan ayrılmayın.

www.buradyo.com