Türkiye Orta Yarım Küredeymiş

Bugün taksideki radyoda Pakize Suda’nın şehir şehir gezerek, ilkokul bilgilerinden insanlara sorular yönelttiği programın bir kısmını dinledim. Soru şuydu; “Türkiye hangi yarım kürede biliyor musunuz?” Bilenler vardı elbette. “Yaa bu millet ölmüş bitmiş” diyip de kestirip atacak değilim. Yani bir ucundan tutup istediğim yere çekiştirmemin bir anlamı yok çünkü sonuçta bilenler vardı ve reyting için sadece bilemeyenleri göstermiyorlardı. Bilmeyenler de vardı haliyle, bilmiyorum diye cevaplayan ya da yanlış cevaplayan. Herkesin coğrafya bilgisi iyi olmak zorunda değil.  Doğru ya da yanlış olarak cevaplanabilecek bir soru bu sonuçta. Buraya kadar kimseyi yargılamıyorum, haddime değil zaten. AMA! Ama ama ama ama ama ama ama bir cevap vardı ki, beynimin lobları birbirine vurdu resmen. Tanısam narkotiğe ihbar ederim ya da bir psikoloğa yönlendiririm, yazık yardıma ihtiyacı var sonuçta o insanın. İşte o efsane cevap şuydu: “E orta yarım kürede!”

Ses tonunu da biraz tarif edeyim. “E orta yarım kürede, nasıl bilmezsiniz bu kadar basit bir bilgiyi” der gibilerinden, kısmen alaycı bir ses tonu. Yahu nasıl oluyor, birincisi “yarım küre” yani kürenin yarısı, yarı demek yarım demek, 3 yarım bir bütün eder mi, ya da bir tamı 3 yarıma bölmek mümkün müdür? “Yarım küre” deniyorsa bunun iki tane yarısı vardır değil mi?! Hadi yanlış biliyor diyelim, yanlışı düzeltelim, doğrusuna gidelim. Teyzenin küçüklüğüne inelim, kim bu teyzeye bunu böyle öğretmiş olabilir? Hiç kimse! Böyle bir şey yok ki sen bunu ilkokulda öğrenmiş olasın. G*tünden yarım küre uydurdu, anında ve siz bunu nasıl bilmezsiniz !

Bakın kadın aslında orada soruya cevap vermedi bence çünkü cevap belli; doğru cevap (evet ya da hayır kısmını geçiyorum) “kuzey yarım kürede”, yanlış cevap ise “güney yarım kürede” olacaktı. Bu bağlamda “orta yarım küre” diye uydurulmuş bir cevap yanlış cevapla da örtüşmediği gibi, doğru cevapla da örtüşmemektedir. Nitekim, o cevap sanılan söz aslında bir cevap bile değildir.

Bunu niçin yazdım, eğitim sistemini eleştirmek için değil, sosyal mesaj vermek için hiç değil tabi ki, ne haddime, hatta haddi de geçelim, banane!

Leyla ile Mecnun’u izleyenler İsmail Abi karakterini bilirler. Detaya girmeyeyim, kendisi aklı selim bir karakter değildir. Zira geçmişle ilgili türlü hikayeleri vardır. Hikayenin birinde İsmail’in küçüklüğüne dönerler, o zaman İsmail ilkokula gidiyor ve kendi beyanına göre okumayı okuma fişleriyle öğrenmiş.  Babası okuma fişleriyle okumayı öğretirken şu diyalog geçiyor (bu arada araya cirit muhabbeti de giriyor, İsmail’in aklı biraz da orada kalıyor ama esas konu o değil, cevaba etkisi yok):

İsmail’in Babası: “A” de bakayım,

İsmail: A

İsmail’in Babası: Bir de “Y” de,

İsmail: Y (ye)

İsmail’in Babası: Şimdir bir de “I”,

İsmail: I

İsmail’in Babası: Oku bakayım.

İsmail: AT!

İsmail’in Babası: AT MI?!!!

Yukarıdaki örnek bence “orta yarım küre” cevabını veren teyze ile büyük ölçüde örtüşüyor. Çocuğun zihninde yerine oturmayan bilgilerden daha vahim olmakla birlikte teyzenin “orta yarım küre” diyebilecek medeni cesareti kendinde bulması muazzam ve başlı başına bir tez konusu bence.

Aslında teyzeyi medeni cesaretinden ötürü takdir etsem de, ağlayayım mı güleyim mi bilemedim, ayıplamak desem, ayıplayamıyorum, yazık günah. Bilmezsin, bilmiyorum dersin, tamam. Yanlış bilirsin, güney dersin, ona da tamam. G*tünden uydurma ve uydurduğu şeyi karşısındakine onaylatma olayını anlayabilmiş değilim. Biraz da baskın karakterli olsa gerek çünkü hemen dediğini onaylatma gayesiyle cümlesinin başına “e” ekleyerek aslında “tabi ki” anlamını sokuşturmak da gayet kıvrak bir zekanın ürünü olabilir.

Ancak ayak üstü sorulan bir soruda milletle dalga geçmek için çok sıkılmış olmak gerekir… İnsanlık halidir kafa o anda hata da vermiş olabilir, fazla çalışmış da olabilir ama ortaya çıkan ürün kesinlikle niteliksizdi.  Teyze sağır ya da dilsiz taklidi yapıp, tıpkı “İngilizce öğrenmek ister misiniz?”diye sorularak akabininde ağzınıza el ilanı sokuşturulduğunda davrandığımız gibi, hafif bir kafa sallama hareketiyle oradan sıyrılabilirdi, ama yapmadı, durdu ve cevap verdi, yani en azından onun bir cevap olduğunu düşündü ve söyledi… Çok kafam karıştı. Ben çözemedim. Daha ne diyeyim bilemiyorum, sanırım sözün bittiği yerlerden birindeyim, dur bakayım, evet gelmişim.

Facebook’taki Küçük Çocuklar

“Tanıyor olabileceğin kişiler”de gördüğüm akrabalarıma istinaden söylüyorum. Üstüne alınmak isteyen varsa alınabilir, iyiliğiniz için söylüyorum. 18 yaşından küçük çocukların hatta bizzat çocuklarınızın Facebook’ta yer almasını doğru bulmuyorum (Evet, “çocuk” olanlar için söylüyorum). Akraba da olsa, bu mecra ile tanışmak için biraz daha olgunlaşmak gerektiği aşikar. Henüz dünyaları bile hayal dünyası olan çocukların, bu sosyal ağların karmaşasında gördüklerinin sorumluluğunu ailelerinin alabileceğini ya da gönül rahatlığıyla bir başkasının inisiyatifine bırakabileceğini düşünmüyorum. “Alabileceğini düşünmüyorum” çünkü önüne geçilemez, o yüzden küçük çocuklar burada olmamalılar. Sigara içilen bir yer gibi düşünün, istediğiniz kadar kaçın yine üstünüze siner. Hepsinden önemlisi buradaki jargonu kapmak çok farklı bir şey. Herkes farklı kafaları yaşıyor ve çocuklarınızın bunların içinden seçim yapacak bilinçte olduğunu sanmıyorum.

(Bir de eski arkadaşları bulma muhabbeti var, eski arkadaş derken? Ne kadar eski? Sen kaç yaşındasın ki arkadaşın eski olsun, ironiye bak.)

Facebook sizin vitrininizdir (Ufuk Tarhan’a selamlar, yıllar önce ilk ondan duymuştum bu sözü), çocukların bu yaşta vitrin sahibi olduğunu düşünün, tamam iyi hoş da, o vitrinlerde ne olacağını zannediyorsunuz ki ? Henüz çocuk olan birey “Ben buyum” dediği seçimleri bile kendi yapmıyorken, nasıl rasyonel olabilir ki. Neyse çok uzadı, kısa keseyim, çocukları uzak tutun buradan, en azından benim duvarımdan uzak tutun ki ben de vicdanen rahatlayayım. Zaman çizelgemde (duvarımda ki hala duvar kullanan var, pes) her türlü içeriği paylaşıyorum. Küfürlüsü küfürsüzü +18’i derken bir bakıyorum ufacık çocuk (yeğen, kuzen her ne derseniz artık) gönderimi beğeniyor. Yahu sen ne anladın Katt Williams – Weed şarkısından da “like”ladın üstünde bir de arkadaşlarınla paylaştın. Gerçekten anlar ya da anlamaz ben buna vesile olmak istemiyorum. Kendimi daha ebeveyninin bile sorumlu hissetmediği birine karşı sorumlu hissediyorum. Bu yüzden çocuklarınızı benim zaman çizelgemden uzun tutun, eğlence anlayışımız çok farklı.

“Sen ne anlarsın sana mı kaldı bunlar” diyebilirsiniz, tabi ki en doğal hakkınız ama bence an itibariyle 48 sitede “aktif” olarak paylaşımda bulunan ve çeşitli görevler üstlenmiş, birkaç site yapmış ve yönetmeye devam eden, mobil uygulamalarla insanların cebine kadar girebilmiş, bir o kadar da güvenlik paranoyası ve çeşitli işler sebebiyle 19 farklı mail adresi bulunan, neredeyse “hayatı çevrimiçi (online) yaşayan” ve sosyal ağlara karşı özel ilgisi olan birini az da olsa dinlemelisiniz. Daha iyi örnekler elbette mevcuttur ama benim naçizane tavsiyem budur.

(Yaklaşık 2 yıl önce Facebook’ta yazdığım bir notumun çok az değiştirilmiş hali aslında bu yazı. Facebook’umdan daha ergen bile sayılamayacak çocukları akraba falan dinlemeden sildim. Bayramlarda bir araya gelince soruyorlar “Mehmet Can abi -niyeyse ağabey yazmak da tuhaf bu günlerde, bu da ayrı bir makale konusu aslında- beni Facebook’tan niçin sildin? Beni niçin Twitter’da engelledin ?” )

Konuyla ilgili dikkatimi çeken iki tane infografik mevcut, inceleyin.

8f6264438ef67b04d8265aa27d6cc600
Kaynak: http://blog.games.com/2012/04/11/facebook-kids-infographic

facebook-kids-age-inforgraphic-71502448671-thumb-610x2176-39421
Kaynak: http://www.trecebits.com/2012/03/13/deberia-subirse-la-edad-minima-para-entrar-a-facebook-infografia

İDO’nun Yeni Dinamik ve Esnek Fiyat Stratejisi

Bilindiği üzere İDO özelleştirme ihalesini Tepe-Akfen-Souter-Sera Ortak Girişim Grubu 861 milyon dolar ile almıştı. Şimdi Tepe Akfen fiyatlandırmayı da havayollarındaki şekline getirmeyi deniyor.

Öncelikle Yenikapı-Bandırma seferleri pilot olarak seçilmiş ve yolculara anketle yeni fiyatlandırma sistemini beğenip beğenmedikleri soruluyor. Çoğunluğun yeni dinamik ve esnek fiyatlandırmaya hayır dediği biliniyor (Hem Yenikapı-Bandırma hattında insanları konuyla ilgili bilgilendirmekle görevli kişinin hem de çoğu insanın cevabı referans alındığında). Eğer beğenilirse diğer hatlarda da uygulama başlatılacakmış. Peki sistem nasıl işleyecek?

Yeni sistemde zaman bazlı fiyatlandırma olacak, tıpkı havayollarındaki gibi.

Yani sefer gününden bir hafta önce (ya da çok daha önce ) 130 TL olan bir bilet, sefere beş dakika kala 310 TL’ye kadar çıkacak. Ancak sistem şu anda 1 haftadan önce biletleri satışa açmadığı için daha uzun vadede daha uygun fiyata bilet almak mümkün değil. Örneğin bizim tatile gidiş-dönüş tarihimiz aylar öncesinden belliydi ancak sistem son bir hafta kala bize bilet verebildi.

Aslında verimlilik açısından düşünüldüğünde, yani boş koltuk olmadan, doğru kapasite kullanımı ile yolculara hizmet verildiğinde maliyetler daha düşük oluyor. Bu anlamda 2 ay önceden koltukları dolmuş bir deniz otobüsü ya da araç kapasitesi dolmuş bir hızlı feribot İDO için garanti müşteri demektir. Kaynakların etkin kullanımı düşüldüğünde gayet mantıklı görünüyor. Öte yandan bu fiyatlandırma modeli biraz da acenteleşmeyi beraberinde getirebilir diye düşünüyorum.

Ancak benim cevabımı sorarsanız “hayır” çünkü ben hiç bir zaman o uçuk fiyatlara deniz yolculuğu yapmak istemiyorum. Öte yandan dünya hali, her şey olabilir, belirli süre geçtikten sonra bilet bedeli iade de olamayacaktır çünkü kesintileri fazla olacaktır, e bu anlamda iade ya da değişiklik de cezalara tabi olacaktır. Tıpkı uçak yolculuğunda olduğu gibi.

Değişikliklerde tüketici her koşulda bedel ödemek zorunda kalacaktır. Ayrıca Yenikapı-Bandırma hattı için konuşmak gerekirse sefer süresi 2 saat 10 dakika. Şimdi ben 2 saat 10 dakika için son dakikada bu uçuk bedeli ödemek yerine aynı farkı uçak biletime ödeyerek uçakla da gidebilirim. Tabi alternatifler türetilebilir. Muhakkak havayollarındakini birebir uygulamak değil de uyarlamak daha iyi olacaktır, zaten olması gereken de uyarlamak bunu herkes bilir, ancak bunu tek taraflı yani ceza gibi değil de, daha da ucuzlayacak şekilde yapsalar daha iyi olur, yani iki ay önceden almak gerçekten çok ama çok ucuz olmalı ki bir anlamı olsun, yoksa sefer saati yaklaştıkça sadece daha da pahalılanmasının bir anlamı olmaz. Keşke İDO havayollarındaki ya da otobüs firmaları arasındaki rekabete biraz daha kulak kabartsa…

Bir de şu durum var, düşünsenize, yanınızda oturan bir adam var ve adamın biletinde 130 TL yazıyor, sizin biletinizde 310 TL yazıyor. İnsanın kanına dokunur, bari araya katma değer yaratacak bir hizmet konulsa. Peki bu arada aklıma gelmişken 310 TL verip telefondan ya da internetten biletinizi aldığınızda iskelede sizi feribot bekleyecek mi? Bunun garantisi var mı? Bunun da garantisi yok. Yani yetişip yetişmeme ihtimali muamma, siz normalin iki katı bedel ödeyerek bu muammayı ortadan kaldırıyorsunuz, peki bunu kendiniz için mi, İDO için mi yapıyorsunuz?

Şimdi feribotta yapılan o ankete yeterli katılım olmazsa zaten uygulamaya konmayacakmış. Peki anketi doldurmazsak, onun yerine birden bire Yenikapı-Bandırma seferini kullanmamayı tercih etsek, yani herkesin bunu boykot ettiğini düşünelim, birden bire talep çok (ama çok) düşse, İDO tekrar eski stratejisine dönmek zorunda kalmaz mı?

Bursa (Güzelyalı) ‘dan hızlı feribot seferleri başladığında da ilk önce gayet mantıklı sefer saatleri vardı, sonra abuk subuk saatlere feribot ve deniz otobüsü seferleri koydular, yoğunluğa göre kaydırmalar yaptılar, ek seferler koydular, birkaç kez iptal seferler bile oldu (hava muhalefeti nedeniyle), bir de şimdi fiyat değişikliği yapsalar özellikle kısa mesafeli  seferler çok aksar, kimse Bursa’ya o fiyatlara gitmek istemez (tabi İDO’nun aslında gerçek anlamda bir rakibinin olmaması da buna zemin hazırlıyor o ayrı).

Ayrıca şu iç hatlar ve dış hatlar ayrımı düzenlenmeli. Dış hatlar denince sanki yurtdışına deniz otobüsü ya da feribot seferleri varmış gibi anlaşılıyor (ben yine anlıyorum ama ayrımı mantıksız bulanlar adına konuşuyorum, valla kendim için değil bir arkadaş için, ben onun yalancısıyım). Marmara Denizi’nden dışarı çıkan pek seferi bile olmadığı halde “Dış Hatlar” demeyi seçmeleri ironik, bu yüzde elli haklı bir eleştiri gibi görünüyor. İşte bu ayrımın kendince haklı diğer yüzde ellilik kısmı da , iç hatlarda da deniz otobüsleri ve şehir hatlarının (burada harem-sirkeci arabalı vapur hattı da var) olması, ki bunların da iç hatlar olarak adlandırılmasının sebebi de seferlerin sadece “istanbul içi” yapılması. İDO bence şu İstanbul’un “i”sine kendini fazla kaptırmamalı. Tamam geldiği yeri unutmasın ama bir orta yolu bulmalı. Mesela İstanbul’u iç içe çember çizerek bölgelere ayırsa, iç ya da dış değil de büyük ya da küçük yolculuklar olarak daha ayrımı kolay yapılabilecek şekilde düzenlese herkes için orta yol bulunmuş olur (valla aklıma ilk gelen buydu bunu söyledim, artık gerisini aranızda halledin).

Evet, söylemezsem çatlarım dediğim şeyi sonunda yazdığıma göre artık tatilime geri dönebilirim, o yee!

Not (08.10.2012):
Yazımın üstünden şu anda 1 seneden fazla zaman geçti. Bu süre zarfında bazı gelişmeler yaşandı, hem de yukarıda bahsettiklerime paralel bir şekilde;
1- İDO yeni fiyat stratejisi için anketlere rağmen yeni uygulamaya geçti.
2- İDO’nun yeni fiyat uygulamasından hemen hemen herkes şikayet etti. Gazeteler, sosyal ağlar ayağa kalktı.
3- İDO yeni fiyat uygulamasını kısmen de olsa eski haline çevirmek zorunda kaldı.
4- İDO artık rakipsiz değil, Burulaş BUDO’nun çalışmalarına başladı. İskele anlaşmaları yapıldı ve deniz otobüsü siparişleri verildi.

Ölüm Empatisi

Geçenlerde aklımda olan bir fikri bugün arkadaşımla paylaştım, niçin aklımda tutuğumu da bilmiyorum ama yapmak istediğim bir şeydi,  hangi kanaldaydı hatırlamıyorum bir yarışma programında New York için sanat eseri yaptırıyorlardı, onu izlerken paylaştım.

Bu fikir rahmetli dedem 2003’de vefat ettiğinde aklıma geldi. Vefat ettiği odada yere yatırmıştık, üzerinde bıçak cenaze nakil aracını bekliyordu. Neyse çok hoş anılar değil o yüzden atlayarak anlatacağım. Rahmetliyi nakil için kaldırmadan önce bedeni yavaş yavaş soğuyor malum. Nitekim ona sıcak olarak dokunabileceğiniz yegane an o anlardır ki sarılı olduğu için pek fazla dokunamazsınız da. O andan sonra başka zaman dedenizin, babanızın vb. sıcaklığını duyamazsınız, oraya kadardır, o kadardır, bitmiştir ve git gide azalmaktadır. Şunu çok iyi hatırlıyorum babamlar dedemi yerden kaldırırken, dedemin sıcaklığı son kez halıya geçmişti. O anı çok iyi hatırlıyorum, babam, diğer akrabalar hepsi gözümün önünde sanki. İşte o zaman, o son anda, o sıcaklığı kaybetmemek için insan her şeyini verebilir. Orası hep öyle sıcak kalsa oradan ayrılabilir misiniz, sizi bilmiyorum ama ben ayrılabileceğimi sanmıyorum. Peki geride kalanlar hasret kalacakları o sıcaklığı arıyorken, aynı şey merhum için de geçerli midir. O nasıl hissediyordur, ya da hissediyor mudur, hissettiğini zannetmiyorum ama işte yaşayanların onun gibi hissetmesi için aklıma tuhaf sayılabilecek bir fikir geldi. Fikrin çıkış noktasını az çok anlattığım kadarıyla anladınız.

Şimdi bunu kamuya açık alanda, bir parkta düşünelim. Zemin yere yatmaya müsait olmalı. “chalk outline” diye tabir edilen, cesedin etrafına tebeşirle çizilen çizgilerin (bunları neon ışıklarla çizen sanatçıların yapıtlarına da rastladım ancak düşündüğüm gibi ısıtmalı olanla karşılaşmadım) oluşturduğu, tabi ki cesetlerin konumunu tasfir eden bir alan düşünün. Çeşitli ceset şekilleri olacak, bir tane değil, pek çok farklı ceset. Bu çizgilerin içinde, tam ortadan geçecek şekilde ısının ortada yoğunlaştığı, ısı kaybının daha hızlı olduğu yerlerde de ısının merkeze kıyasla daha az olduğu ama genel olarak ölü bedenin şeklinde ve çizgilerin dışına taşmayan rezistanslar düşünün. Tabi ki, bu rezistanslar görünmeyecek. İnsanlar parkta o çizgilerin içine yatacak, orada ölmüş olan birinin son kez göreceği şeyi görecek ve istenirse tek tuşla soğutma moduna geçerek kendi bedeninin ölü bir beden gibi soğuduğunu “hissedebilecek”. İstenirse yağmur damlaları, kar taneleri vb. dış hava şartlarının getireceği koşullar da ayarlanabilir. Çok geliştirilebilir bir fikir aslında.

Artıları ve eksileri var tabi. Ben sanatçı değilim bunu çok derin olarak incelemek gereksek bile beni aşan bir durum bu. Burada psikolojik kaygılar da yok değil, beynini şartlayabilecek kişiler orada öteki dünyaya gidebilir bile. Peki bunun amacı ne olabilir, ben bugün bunu yapsam bunun kime ne faydası olur? Onu da şimdi yazarken düşüneceğim.

Hiçbir şey gideni geri getirmez, ancak bu mezara girmek gibi de değil, o anı anlamak için herkes mezara da giremez, peki hiç eksik uzuvları olan insanların (çizgiler bir veya birden fazla insana da ait olabilir bu arada) çizgilerini düşündünüz mü ya da küçük bir bebeğin ne kadar sıcaklığı olabileceğini, ya da anlam veremediğiniz şekillerdeki cesetlerin şekline bürünmeye çalışıp o şekilde soğuduğunu belki de can çekiştiğini düşündünüz mü, işte bunları hissetmeseniz de belki de biraz da olsa düşünebilirsiniz.

Böyle bir park bir o kadar da hayal gücünüzü çalıştırmaya yarayabilir. Mesela cesedin yanında duran bir harf, bir kelime, konuşma balonları ya da bazı objeler fikir yürütmenize ya da kendi hayal gücünüze kalmış bir şekilde dedektifçilik oynamanıza yarayabilir. Neyse daha fazla uzatmıyım, benim aklıma yine abuk bir şey geldi ve paylaşmak istedim. Chalk Outline Park fikri (hadi adını da böyle koyduk diyelim, Ölüye Empati Parkı da olabilir blabla işte ) çok orijinal bir fikir mi bilmiyorum bile, ben biraz araştırdım, bulamadım ama bu var olmadığı anlamına gelmez. Bu fikrin çalınması ya da kopyalanması gibi bir korkum yok, illa olacaksa en azından bir teşekkür edilmesi hoşuma gidebilir, başka bir beklentim yok, zaten olsaydı buraya yazmazdım.

Rapidshare ve Fileserve’ün Kapatılmasında Sansür Nerede?

Bugün Rapidshare ve Fileserve’ün kapatılmasıyla birlikte güdümlü gençlik yine yemedi içmedi, fikir üretmek yerine kolay yolu seçti. Hatta Twitter’dan benim AKP’li olduğumu söyleyenler bile çıktı. Gelelim konuya; Rapidshare ve Fileserve’ün kapatılmasının sansür olduğunu düşünmüyorum, bu sansür değildir. Sosyal medyayı kullanan bazı uyanıklar, bu haberi sansürde son nokta, sansürde son bomba, bu da mı olacaktı gibi gaz cümlelerle sunuyorlar, ki kendilerinin zerre kadar masum olduğunu düşünmüyorum. İnsanları bilerek yönlendiriyorlar, mevcut hükümete muhalif olan kişilerin anlamadan dinlemeden bu yemi yuttuğuna inanmak istemiyorum ama öyle. Rapidshare’in kapatılmasıyla ilgili gerekçenin, MHP’li bazı milletvekillerinin seks kasetlerindeki görüntülerin paylaşılması olduğu açıklandı. Burada bir parantez açıp soralım, sansür bunun neresinde?

Sansür dediğimiz şey, muhalifler tarafından hükümetin çıkarlarına ters düşen yayınlar olduğu zaman uygulanan bir şey olduğu için protesto edilmiyor muydu, yani en azından konuyu siyasete bağlayacaksak sebebi bu olmalı. Peki sansür ile MHP’li vekillerin görüntülerinin bir alakası var mıdır? Bu görüntülerin izlenmesini engellemek için mahkeme kararı çıkartmak gerekmez mi, bunun tek yolu (maalesef tek yolu) bu değil midir?

Öte yandan, kimse Rapidshare ve Fileserve ne sitesidir diye sormuyor mu?

Rapidshare ve Fileserve ile ders çalışan ya da iş hayatında profesyonel olarak Rapidshare ya da Fileserve kullanan gördünüzmü? Rapidshare ve Fileserve’ün amacının illegal yazılım vb. paylaşmak olduğunu herkes biliyor. Kısacası üzerinde telif hakkı olabilecek içeriklerin bu sitelere upload edilip, ardından linklerinin paylaşılarak ücretsiz olarak indirmek isteyen herkese sunulduğunu biliyoruz (daha hızlı ya da limitsiz olarak indirmek isterseniz bu sitelere bağışta bulunup ayrıcalıklı hizmet satın alabiliyorsunuz). Peki Rapidshare ve Fileserve’ün sansürlenebilmesi için, bu sitelerde ne olması gerekir? Öncelikle bu sitelerde sadece içeriklerin adı (ve boyutu) görünür, anlamanız için örneği biraz daha da açayım; yani şimdi “Tarkan – Adımı Kalbine Yaz” isimli içeriği indirmeden önce, içinde Tarkan’ın albümü olup olmadığını kimse garanti edemez. Bu anlamda, MHP’li vekillerin seks görüntülerinin Rapidshare’de olduğunun ispatlanabilmesi için bu içeriklerin linklerinin kesin olarak Rapidshare’de olması gerekmez mi? Ancak bunun ispatlanabilmesi için bile(dahi anlamında) Rapidshare’in kapatılması gerekebilir. Farkındaysanız hala sansüre dair bir uygulama yok.

Sansür diye çığırtkanlığı yapılan olayın MHP ile olan ilişkisini bir kenara koyduk. Gelelim AKP’nin sansür ile ilişkisine. AKP’nin sansür ile ilgili politikalarının gerçekten sert olduğunu düşünüyorum. Haksız yere kapatılan siteler mevcut, sosyal medyanın ve internet sitelerinin türlü bahaneler ile kapatılması AKP’ye “sansür olayındaki en büyük yarayı” vermiştir. AKP’nin durumunu da bir kenara koyduk. Peki CHP’nin sansür ile muhabbeti nasıl, iyi mi, bir de ona bakalım. Şu anda Kılıçdaroğlu’nun talebiyle Facebook’u erişime kapatmadığı için BTK Başkanı Fethi Şimşek hapisle yargılanıyor. Bu da CHP’nin ayıbıdır (ya da ayıbı mıdır?). Özetle, kanaatimce sansür olayında bu üç partinin de sicili temiz değildir. Ancak ülkemizde vatandaşların ve partilerin; internetin g*tünden içerik uydurma yeteneğinden korunmak ve haklarını aramak için mahkemelerden başka başvurabileceği bir kapı yoktur.

Bugün Rapidshare ve Fileserve’ün kapatılması ile sansür olayının uzaktan yakından alakası yoktur dediğimde benim AKP’li olduğumu düşünüp yaftalayan ve sözde CHP’li geçinen, ancak kanaatimce güdümlü siyasetin kurbanından başka bir şey olmayan “bazı” kişiler sayesinde bu ülkede AKP %47 oy almıştır. Ezberden, araştırmadan, fikir yürütmeden muhalefet yapmaya çalıştıkları için onlara olan güven zedeleniyor haberleri yok. Muhalif bir partinin yaftalama, etiketleme gibi bir lüksü olamaz ki, zaten “muhalifsin” en büyük yafta senin üzerinde. Kaldı ki biz bu ülkenin vatandaşı değil miyiz, sen muhalif olarak nasıl bir zihniyete hizmet ettiğinin farkında mısın demezler mi adama. Gerçekten AKP’liyim diye bir beyanda bulunmuş olsam o beyanımın arkasında dururum tabi ki ama böyle bir beyanım ya da faaliyetim de yok. Tanımadan, saygı nedir bilmeden, akıl ve mantıktan uzak, ezberci yaklaşımlar ile insanları ürkütüp kaçıran, sosyal medyada grupların arkasına saklanan ve ismi belli olmayan grup sahipleri, destek verdikleri partilere en büyük ihaneti yaptıklarının bal gibi farkındalar. Bugün CHP maskesiyle bana AKP’li diyen şahsiyetin, zerre kadar CHP’li olduğunu da düşünmüyorum. Neyse siyasete çok bulaşma taraftarı değilim, o yüzden daha fazla uzatmayacağım.

İnternet kullanımımızda öyle bir kirlilik var ki, ben bugün istediğim siteye dava açarak, sırf incelenmesi için bile erişime kapanması gerektiği için, o siteyi kapattırabilirim. Tek yapmam gereken mahkemeden karar çıkartmak. Sonra o mahkeme sonuçlanana kadar zaten o site patlar gider.

Gönül ister ki, Rapidshare ve Fileserve tabi ki kapanmasın, bedava program vb. indirebilelim (ki zaten bazı ayarlar ile bu sitelere erişebilmek hala mümkün) ama oradaki meselenin sansür ile bir alakası yok. Bu yüzden bu siteler kapatılınca sansür çığırtkanlığı yapmanın da bir anlamı yok. Milleti gazlayıp bundan nemalanmaya çalışanların ekmeğine yağ sürmeyin. Sansür ile telif hakları meselesi apayrı meseleler.

Rapidshare ve Fileserve’ü ben de kullanıyorum, çok kez de kullandım ve niçin kullandığım da belli, program indiriyorum, iki tane resim düzelteceğim diye bir programa binlerce dolar bayılmak istemiyorum, adamlar programı kırmış, rapid’e de yüklemiş, ben de iki tıkla indiriyorum, peki bu beni aklar mı, masum yapar mı, tabi ki hayır, arz talep ilişkisinde büyük rol oynuyorum, herkes gibi. (Bu arada bu sitelere alternatif olan binlerce site var, içeriklerin yayılmasının önü bu şekilde kesilemez.)

Rapidshare’i kullanmak “kamuya açık alanlarda tütün mamüllerinin kullanılması … (blabla şeklinde gidiyor işte)” ile ilgili yasağa uymamak gibi, zabıtaya yakalanana kadar herkes mutlu kimse sesini çıkarmıyor ama yakalanınca herşey kötü, herkes kötü, yasak gereksiz, yasalar çok saçma, isyan üstüne isyan, bu da başka bir çığırtkanlık, ikiyüzlülük.

Sansür ile telif hakları meselesi farklı meseleler.

Misal, ben milyonlarca dolar verip maçların yayın hakkını alsam, sonra bu hizmeti insanlara satıp para kazanacakken, birkaç zibidi çıkıp bedava blog siteleri üzerinden benim para verip aldığım hizmeti benden çalarak başkalarına karaborsa olarak satsa, hatta bir de o bedava sitenin sunucusu da hit sayısının dibine vursa. Ben hakkımı nerede arayacağım. Bahsi geçen olay, Digiturk ile blogspot arasındaki 240 milyon dolarlık telif hakkı meselesinden dolayı blogspot ile çözüme varılamamasının sonucunda kapatılması olayıdır. Mesele blogların kapatılması, özgürlüklerin kısıtlanması değil ki, bloglara sansür hiç değil (örnekleri var ama oradaki mesele o değil). Bir takım insanlar yine milleti gaza getirip, yine sansüre hayır, yok öyle oldu, yok böyle oldu diye resmen devletin üstüne insanları saldı. Bakın buradaki mesele, telif hakkı meselesidir, buradaki mesele sansür değildir (yeğen ahaha). Burada bedava maç izlemek isteyenler LİG TV’nin yayınına para verip alan biz enayilerin hakkını da sömürüyor, onlar yüzünden biz her seferinde daha pahalı olarak bu üyelik hizmetlerini almak zorunda kalıyoruz. Digiturk de kazanmıyor (yeterince kazanmıyor), Türk futbolu da kazanmıyor, tüketici de kazanmıyor, taraftar da kazanmıyor. Dolayısıyla bu meseleye müdahale şart, e tabi Digiturk soluğu mahkemede alıyor, mahkeme de blogspot’un sunucularına erişimi engelliyor. Bunda anormal bir şey var mı? Anormal olan, insanların -tıpkı benim program indirdiğim gibi- bu milyonlarca dolar verilerek kazanılan ihalelerdeki ticareti baltalayarak, alternatif bir arz talep eğrisini oluşturmasıdır. Çok karışık bir anlatım oldu ama şöyle anlatayım, ben gidip 240 milyon dolar verip yatırım yapsam, bir kaç kendini bilmez de türlü taklalar ve illegal yollar ile benim yatırımımı baltalamaya çalışsa, afedersiniz ama ben onların bir tarafından kan alırım. 240 milyon doları hiç bir arada gördünüz mü bilmiyorum ama ben görmedim, tahmin edebiliyorum sadece, evet siz de edin şöyle bir canlandırın gözünüde. Çok para, evet 240 milyon dolar gerçekten çok para. Maçları izlerken azıcık görüntü titrediğinde bile küfürü basanlar (hadi örnek kendimi vereyim kimseyi itham etmeyeyim) yine aldıkları hizmet zamlanınca küplere biniyor fakat bunlara göz yummaktan kendini alamıyor. (Başka bir örnek de kaçak elektrik meselesi, onun gibi de düşünebilirsiniz.)

Türkiye’de internette gerçekten özgürlükleri kısıtlayacak derecede sansür olduğu biliniyor, bu yazıda o hususlara değinmedim (zaten buraya kadar okuduysanız değinmediğimi anlamışsınızdır, o konuda yeterince çok şey yazıldı), o zaten halkın bildiği ama resmi olarak ispatlayamadığı bir gerçek, benim görüşümle de “kara bir lekedir”. Bugün bunu savunma gibi bir niyetim yok, zaten hiçbir zaman o safta olmadım, o da apayrı bir mesele (filtre meselesi falan).

Sonuç olarak, her sansür çığırtkanlığı yapan kişi ve kurumu desteklemek, onların gazına gelmek zorunda değiliz, kendimizi kullandırmayalım. Olayları bağımsız olarak değerlendirelim, net bir bilgi yoksa önyargılarımızla hareket etmeyelim. Sansür ile telif hakları meselesi farklı meselelerdir. Maalesef bugün sosyal medyanın yaptırım gücü hızla artmaktadır ancak olaylara halen mahkemeler eski usulde yasalar ile çözüm aramaktadır. Bunun için yapılması gerekenleri elbette hukukçular bilir ancak bir internet kullanıcısı olarak, haklı ya da haksız olanı tayin etmek gibi bir özgürlüğümüz yoktur, bu hak sadece mahkemelere aittir. Acı ama gerçek, bazı vekiller sevişiyor diye Rapidshare ve Fileserve kapanıyor. Devlet sansür uygulamaktadır, bu doğru ama devlet sansür uyguladığı için kapanmamıştır ki bu siteler. (Yani şimdi siz hiç hırsızlık yapan biri hapse atılıyor diye, üstüne bir de onun işsizliğinden dolayı hırsızlık yaptığına inanıyor –hiç yüz kızartıcı değilmiş gibi, ahlaksızlık değilmiş gibi- ve bundan devleti sorumlu tutuyor musunuz?) Öte yandan, hiçbir parti (özellikle AKP, CHP, MHP), bana internet ile, yok efendim sosyal medya ile aram iyidir demesin çünkü hiçbirinin internet sicili temiz değil. Tekrar ediyorum; RAPIDSHARE ve FILESERVE’ün kapatılması SANSÜR DEĞİLDİR, sizi yanlış yönlendirenlerin gazına gelmeyin! Yemeyin bunları!

Dipnot: Bu arada ben bu yazıyı yazdıktan 2 yıl sonra (2 yıldan biraz daha fazla aslında) 7 Ocak 2014’te, AKP’nin internet düzenlemesine (5651 sayılı kanunun) karşı açılan #SansüreHayırDe etiketini takip edin. O etiket altında telif hakları değil gerçekten sansür tartışılıyor. Hükümetin görmemizi istemediği herşeyi apar topar örtbas etmesini sağlayacak yeni düzenlemeye hayır diyenler o etiket altına görüşlerini belirtiyor. Öte yandan Türkiye’de internetle haşır neşir olan kişi ve kurumların konu sansür olunca sus pus oturması bile başlı başına bir otosansür zincirinin olduğunun ispatıdır. Bugün meydanı boş bulunca kendi kendilerine ödül veren dijital ajanslar, kendini guru ilan eden ajans yöneticileri sansür için ne düşünüyor bilemeyeceğiz çünkü onlar susma haklarını kullanacaklar. Daha da vahimi, bu ajanslardaki gençler de susmaya alışacak, asıl vahim olan budur.

Bu Haftasonu

Bu hafta sonu herşeyin üst üste geldiği bir haftasonu oldu(olacak)…

Bir arkadaşımın doğumgünü, bir tane görüşmem, bir tane iki günlük programım ve bir de anneler günü arasında seçim yapmam gerekiyor. Hatır olarak gerçekten hiçbiri ekilecek ya da atlanacak aktiviteler değil. Öte yandan birbiriyle kıyaslama yapmak da çok saçma olur ancak her seçiş bir vazgeçiştir ya, birini seçmek zorundayım, hepsi çakışıyor. (Ayrıca yine bu haftasonu bir düğün ve bir derneğin düzenlediği anneler günü brunch’ı da var.)

Hani biri vardır, g*tünüz düşer, hastası olursunuz, öyle bir kız var, -işte öyle ya da böyle sizin de vardır ya da olmuştur-, kimse için olmasa bile onun için bütün programlarınızı iptal edebilirsiniz, sırf beş dakika bile olsa dünyanın yolunu gidebileceğiniz türden biri, özel ama sadece o kadar, vazgeçilmez değil ya da herkes kadar vazgeçilmez, nihayetinde a*salak değilseniz yeterince vazgeçilmezdir .

Bir yandan arkadaşınız vardır, çok seversiniz, doğumgünüdür, senede bir gündür, başka gün değildir, o gün o gün olmak durumundadır ama önceliği değişebilir çünkü size darılmaz, alınmaz bunu bilirsiniz.

İş için yapacağım teması haftaiçine çoktan aktardım bile, fiziken hiçbir durumda ona müsait olamayacağım zaten.

Bir de anneler günü vardır. Sizi hayatta en çok bekleyen kişinin, sizi gerçekten beklediği gündür, erteleyemezsiniz, iptal edemezsiniz. Öbür yanda annesinden istemeyerek ayrılmış ve bir kez dahi olsun görebilmek için her şeyini verecek kişileri düşündüğümde (ki çok sevdiğim bir kardeşim annesini kaybetti, eminim onun için çok zor bir gün olacak,maalesef), insan elindekinin kıymetini daha iyi anlıyor. Tabi olağanüstü durumlarda şartlar değiştiğinde o da size gerekli anlayışı gösterecektir buna inanıyorum ama asla ikinci planda olmayı istemeyecektir. Burada ya bir şey olur da bir daha göremezsem demiyorum, bu zaten kimsenin istemeyeceği bir durum, ancak bütün tanıdıkların eşin dostun evlatları o günü annesine ayırırken, insanın annesinin benim oğlum ya da kızım gelmedi diyecek olması da insanı düşündürüyor, kimse annesini bu duruma düşürmemeli, en azından imkanı olan hiç kimse.

Bu aslında kıyas kabul etmeyecek bir mesele ancak yine de insan düşünüyor, en azından programını ona göre yapıp, herkesin gönlünü hoş tutmak adına. Ne yaparsam yapayım, bunlardan sadece bir tanesini gerçekleştirebilecek zamanım var.O zamanı da anneler günü için ayırmak istiyorum. Bence siz de “o gün sizi en çok bekleyen” kişinin yanında olmaya gayret edin… Olmuyorsa da hissettirmeyi deneyin… Bugün kutlamak için biraz erken olsa da, anneler günü kutlu olsun… Bir de unutmadan, bugün hıdırellez (hıdrellez), ben öyle gül ağacıymış falan beceremem böyle geleneklere uzağım ama dileğim kabul olacaksa boş geçmeyeyim; Allah kimseyi sevdiklerinden ayırmasın…

Bu hafta sonu herşeyin üst üste geldiği ama sonsuza dek paralel doğrular gibi birbirine değmeden geçeceği bir haftasonu olacak…

Carl’s Jr. Charbroiled Burgers

Çok uzun zaman olmuyor, beslenme düzenimi değiştirmemin ve birkaç kilo vermemin şerefine, 21 Nisan 2011 günü kendimi ilk kez… pardon ikinci kez ödüllendirdim. Aslında kafamda Nişantaşı Kırıntı’da krem peyniri ve rokası bol, kaparisiz ve dereotsuz, füme somonlu nefis bir River King ve bir kadeh buz gibi roze ile ödüllendirmeyi tercih etsem de, kısmet olmadı. Ofise alınması gereken ıvır zıvırlar için arkadaşımla Koçtaş’a gitmiştik. Sonra Cevahir’i gezerken Carl’s Jr. diye bir hamburgerciye rastladık. Bu arada Cevahir AVM içindeki reklamları şu şekilde “Carl’s Jr. Yıkılıyooo”. Yeni açıldığı için, henüz menüsünün bile tam olmayacağını düşündük. Bir yandan da restoranın etrafındaki hamburger resimleri insanda resmen vicdan azabı yaratıyordu. En sonunda dayanamadık ve Carl’s Jr.’a girdik.

Abartmayı sevmem ama Carl’s Jr. beklediğimizin 56789876545678 kat üzerinde bir performansla, ilk defa hamburger yiyormuş gibi bir deneyim yaşattı bize. Hatta twitter’a attığım iletiyi aynen yazıyorum “Carl’s Jr. Yikiliyor! Oldukca basarili,yagli, agir degil,tam kivaminda, soslar mukemmel,chili cheese fries falan, seks gibi desem yeridir!!!”

Siparişinizi kasada veriyorsunuz, sonra size bir numara veriyorlar, aynı numara tepsinizdeki servisin üzerine de yazılıyor. Sonra siparişleriniz arkanızdan siz daha oturmadan geliyor, gerçekten “fast” food bu olsa gerek, bu bir. Daha sonra hamburgeri elinize alıyorsunuz, ta-taa, hamburger elinizde dağılmıyor -ki en sinir olduğum şeydir- çünkü bir kağıt daha var, gayet efendi, derli toplu duruyor, yani resimde ne görüyorsanız o, kargaç burgaç ezik bir hamburger gelmiyor, bu iki. Ardından yerken transa geçiyorsunuz, bu üç. Sonra Chili Cheese Fries biraz fazla karabiberli olsa da, o da gerçekten yıkılıyor, bu dört. Bir de menü aldıktan sonra bardağınıza sahip çıkın çünkü aldığınız meşrubatlar sınırsız, bu beş. Barbekü sosları çok başarılı, bu altı.

Yedikten sonra birbirimize resmen “tosun bu ne yaa” dedik. Bu kadar başarılı olacağı aklımın ucundan bile geçmezdi. Sonra yetkili birini çağırdık, malum böylesine bünye alışmamış, ne oluyor kardeşim burada gibilerinden başladık sormaya. Bünyamin Bey ilgilendi, bizi restoranla ilgili bilgilendirdi. Önce sordum, “ne içirdiniz lan bana” 😛 şaka şaka, tabi ki öyle bir şey olmadı. Önce kendisine attığım twit’i gösterdim, gülümsedi. Sonra sordum, kim getirdi, ne zaman getirdi diye. Carl’s Jr.’ı Ceylan Grubu getirmiş, hani şu Ceylan Intercontinental desem “heeaa” dersiniz. Biz gittiğimizde henüz açılalı daha on gün olmuş, çok yeni yani 11 Nisan’da açılmış. Bu yıl içinde İstanbul’da 10 şube daha açılması planlanıyor. Sonra müşteri anketini de doldurduk, 5 yıldız olması için gösterdikleri çabalara değmiş, 6 yıldız verdiğim yerler bile oldu, kutuların yanına bir kutu daha çizdim, çünkü restoran bunu sonuna kadar hak ediyor. Biz oradayken bir yandan oturulan sandalyeleri siliyorlardı, pis masa diye bir şey yok, aynı zamanda personel açısından da oldukça yeterliydi. Anketin altına, yorumumu mehmetcanyilmaz.com.tr’da yazacağımı belirttim, umarım bunu okurlar. (Ayrıca sigara içenler terası kullanabilir, ısıtıcılar mevcut, zaten havalar da ısındı ama bilginiz olsun, avm’lerde yemeğin üstüne sigara içmeyi seven ama eziyet çektiğini düşündüğü için avm’lerde yemek yemeyen kitle haberdar olsun diye söylüyorum.)

Yediğiniz şey fast food, sonuna kadar, ama yediğiniz hamburgerleri unutun, Dükkan gibi her yerinden yağ akan hamburgerlerle kıyaslamayın bile, ki Carl’s Jr. yiyene kadar onlara bayılırdım (öte yandan Wish Burger bu sıralamaya giremez bile, ayrıca Arby’s bambaşka bir olay olduğu için ona hiç değinmiyorum). Butik burgerler ile fast food olanları karıştırmayın zira butik burgerler içinde Günaydın Burger House açık ara şimdi sayacağım butik burgercilerden öndedir; Dükkan, Nusret Bebek, Mano, GBK, J. Burger, Burger Bar, Etçii, Şişhane’de Mano’nun yerine açılan yeni yer. Carl’s Jr.’ı fast food olmasına rağmen butik burger sıralamasında kendi damak tadıma göre ikinci sıraya yani Burger House’un hemen arkasına yerleştiririm. (Hatta burgerleri tek tek kıyaslarsak onu bile geçebilir, neyse butik ile fast food’u kıyaslamayalım daha fazla.)

Ben obur bir insanım, yemek yemekten zevk alıyorum, ister güvenin ister güvenmeyin orası size kalmış ama ben hani derler ya “şiddetle” tavsiye ediyorum. Burger King’in “alevde” ızgarasıyla da “charbroiled”ı (yani mangalda) karıştırmayın, gerçekten çok başarılı. Ayrıca Mc Donalds’ın patateslerini sevenler için patateslerinin de gayet başarılı olduğunu söyleyebilirim. Şimdi bu kadar lafın üzerine Carl’s Jr. olur da kaliteyi düşürürse, kendini bozarsa külahları değişiriz, o ayrı.

Aklıma Gelmişken!

Unutmadan, Şaşkınbakkal’daki Burger House’u da beğenirim hatta şu anda en iyi butik burger olduğunu da tekrar söylemeliyim ama aklıma gelmişken şunu söylemeden edemeyeceğim. Ben genelde yalnız yemek yemekten hoşlanmam, hatta yalnız gezmekten de hoşlanmam ve arkadaş grubumuzdaki bütün arkadaşlarım boğazlı adamlardır, yani yerken hakkını veren arkadaşlar, hiçbir yerden abur cubur yiyip çıkmayız, yani maşallah hepimizin g*t göbek yerinde ve kötü müşteri olduğumuzu da zannetmiyorum. Biz dünyaları yediğimiz halde bize Burger House Cool Card vermeyi teklif bile etmeyen ama kız kardeşimin henüz ilk gidişinde (ki benim üçte birim kadar yer) ona, tabağını yarım bıraktığı halde, “bu kartı sadece restoran sahibinin yakın eşine dostuna veririz, yüzde bilmemkaç indirim sağlar” diyen garson, oraya yine geleceğim ve senin hakkında hiç ama hiç iyi şeyler düşünmüyorum.

Garson resmen “sinyalcilik” yapıyor ya da birileri ona bunu yaptırıyor. Şimdi bu davranış yavşaklık mıdır, değil midir siz düşünün. Yemişim Cool Card’ını, kart ya da indirim kimin umurunda, oraya yeterince aidiyet hissetmesek tekrar gitmezdik, zaten hep ödememiz gerekeni ödüyoruz, eşek değiliz ya bahşişimizi de veriyoruz, herkese tavsiye ediyoruz, böyle de mutluyuz ama bu muamele farkını görünce; Amerika’da bu işin eğitimini almış olanına da, girişimcisine de kısacası amirinden aşçısına buna izin veren sözde her insan evladına o garsona beslediğim aynı duyguyu beslerim! Ha belki ben fazla kıskançlık yapıyor olabilirim, bu da bir ihtimal ama anlattıklarımı abartmıyorum, bir de yazdığım perspektiften bakmayı deneyin, ben bu muameleden hoşlanmadım ve üstüne gitmezsem dayanamam, çok sinir oldum. Burger House’da müşteri her zaman müşteri değilmiş demek ki; peki orası gece kulübü mü ki, bayanların erkeklere göre üstünlüğü olsun. Burger House’un müşterisi ve bir abi olarak kendimi kötü hissettim. Kardeşime de bir daha gitmemesini tembihledim tabi ki, madem orada yavşak biri var, kimseye oraya gönül rahatlığıyla gidin diyemem.

Aynı olayın benzerini yaşamak istiyorsanız, gece vakti Etiler’deki Doğa Şarküteri’ye de gidebilirsiniz. Siz efendi gibi sırada beklersiniz ama arkalardan iki tane baldırı çıplak (ve yalan yok resmen g*tü görünen) kız gelir, kasadaki adamlar da onları pat diye öne alırlar. Buyrun deneyin isterseniz. Orada kötü bir şey yapmasanız da, siz hıyar gibi beklersiniz, o iki motor kadar değeriniz yoktur. Arada ne hatır var ki böyle bir muamele farkı oluyor? Bunu mekan sahiplerinin düşünmesi gerek. Resmen yanlış hareketler bunlar, haklı sayılacak hiçbir yanı yok. Kaldı ki, Doğa Şarküteri’nin daha çook eksisini size sayabilirim de, neyse. Carl’s Jr.’dan girdim, nereden çıktım. Özetle, Carl’s Jr.’a gidin, gerisini boşverin.

Zeynep’in Sayfası

Zeynep (12) ile 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı üzerine soru-cevap şeklinde keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Zeynep, gelecekten beklentilerin nedir?

Gelecekten beklentilerim; iyi bir devlet ile yönetilmek, yurtta barış, dünyada barış, anne ve babamın her daim yanımda olması, ülkemizin gelişmiş ülkeler arasında olması, bizden sonraki nesillere güzel bir ülke bırakmak…

Bugünün küçükleri yarının büyükleri sence ne demek?

Bugünün küçükleri yarının büyükleri sözü bana; beni anlatıyor. Yani küçüklerin zamanında eğitim alması, iyi yetiştirilmesi, küçüklere doğrunun öğretilmesi. Çünkü ileride meslek sahibi olacağız. Bizlerinde küçüklerimizi iyi yetiştirmemiz gerekiyor. Yani Bizler iyi yetişirsek gelecek nesiller de iyi yetişir.

23 Nisan’ın önemini biliyor musun?

23 Nisan bizler için çok önemlidir. Çünkü Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) açıldı. Bunun yanı sıra Atatürk bu günü çocuklara yani bizlere armağan etti.

İlerde ne iş yapmak, ne olmak istiyorsun?

Ben ileride beyin cerrahı olmak istiyorum. Ben yardımlaşmayı çok severim. Doktor olacağım için insanları iyileştirebilirim. Böylece yardım etmiş olurum. Ayrıca doktor olursam ülkeme de katkım olur. Ülkemde iyi yetiştirilmiş bireylerin sayısı da artar.

Türkiye için faydalı ne yapabilirsin?

Türkiye için faydalı ne yapabilirim? Türk Malları Fuarına katkı sağlayabilirim, okuyamamış komşularımıza ders verebilirim.

Yaşıtlarının en büyük sorunu sence nedir?

Yaşıtlarımın en büyük sorunu bence; bütün dünyada savaş olması. Çünkü bu sorundan dolayı yaşıtlarım ve ben çok etkileniriz.

23 Nisan’da burası senin, peki bunun amacını biliyor musun, neler düşünüyorsun?

23 Nisan’da mehmetcanyilmaz.com.tr benim bunun amacı; çocukların şiirler, yazılar yazması, resim yapmaları ve bunları yayınlamak. Böylece 23 Nisan’ın önemini arttırmış oluruz.

Dünya çocukları için dilediğin bir şeyler var mı, varsa neler?

Ülkemizde ve tüm dünyada karışıklık mı desem ne desem bir çatışma var. Terör her yeri sarmış durumda ve bizi, yani bugünün çocuklarını da etkilemekte bu durum. Bunlar artık bir son bulmalı. Bugün 23 Nisan yani TBMM’nin açılışı ve Atatürk’ün tüm dünya çocuklarına armağan ettiği gün keşke bugün tüm bu savaşlar, karışıklık, düşmanlık, terör son bulsa ve yine Atatürk’ün dediği gibi yurtta barış dünyada barış olsa…

Aslında düşünüldüğü zaman bugünkü durumumuz bizim geleceğimizi de tehlikeye atıyor. Biz; bugünün çocukları yarının büyükleri iyi bir ülkede refah içinde yaşamak geleceğimizi tehlikeye atmayacak; annelerimiz ve babalarımızın da bizim için, geleceğimiz için korku duymayacağı huzurlu bir ülke istiyoruz. Biz gelecekte doktor, mühendis, öğretmen, devlet adamı ve milletvekili olacağız. Ülkemizdeki kaç çocuk okuyor? Benim öğretmenlerimden annemden babamdan duyduğuma göre özellikle kız çocukları okuyamıyor.

Bir de şimdi seni herkes okuyacak, okuyucularına vermek istediğin bir mesaj var mı?

ARKADAŞLAR VE TÜM DÜNYA ÇOCUKLARI 23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN…

Yiğit’in Sayfası



Ben bugün yokum, biz büyüdük ve koltuğu devretme sırası geldi, 23 Nisan’da burası çocukların ve YİĞİT (9) bizimle, UNICEF yararına Roche tarafından düzenlenen ‘Geleceğin Yıldızı Sensin! Ne Olmak İstersin?” resim yarışmasına katıldığı resmini paylaşıyor.

Yiğit’in ve tüm çocukların 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı Kutlu Olsun.

Bakalım sırada kimler var. 🙂

23 Nisan’da Bloglar Çocukların

Bugüne kadar 500’den fazla blogun katıldığı “23 Nisan’da Bloglar Çocukların” projesinin; UNICEF ve TOHUM OTİZM sponsorluğunda, H&M ve Türk Telekom katkılarıyla bu yıl üçüncüsü düzenleniyor. 23 Nisan’da blogunuzu bıraktığınız çocuk istediğini yazıyor veya çizdiği bir resmi paylaşıyor. Eğer bunları yapamayacak kadar küçükse, 23 Nisan’da yaptıklarını sesli video kaydıyla blogunuzda paylaşabiliyorsunuz.

Blogunuzda UNICEF aracılığıyla çocukların çalışmalarına yer vermek için ise yapmanız gereken yalnızca “23nisanblog@gmail.com” adresine, UNICEF başlıklı e-posta göndererek blog adresinizi iletmek.

H&M, 23 Nisan günü çocuklara devredilen her blog için yardıma muhtaç çocuklara toplamda bin adet kıyafet bağışlayacak. Türk Telekom, bilgisayar ihtiyacı olan çeşitli okullara 10 adet PC bağışında bulunacak.

Kaynak: http://sosyalmedya.co/23-nisan-bloglar-cocuklarin/

Kaynak: http://www.m-gen.biz/detay.asp?id=1678&konu=23%20Nisan%C2%B4da%20Bloglar%20%C3%87ocuklar%C4%B1n%21 (Ufuk Tarhan)

Yukarıdaki proje kapsamında sitemi yarın bir günlüğüne çocuklara devrediyorum.

Öncelikle etrafımdakilerden başlıyorum, yalnız tek bir çocuk değil, birden fazla çocuk olursa onlar da buyursun gelsin, hepsine yetecek kadar yerimiz var. 🙂

NFS Burger Turk

NFS Burger Turk

Geçenlerde ortağımla Sirkeci’den geçerken Burger Turk yazan bir restoran gördüm. “Dönüşte şurayı bir deneyelim bakalım” dedim, hay demez olaydım. Bu arada bilenler bilir, NFS Burger Turk Sirkeci’de eskiden Sirkeci Simit’in olduğu köşede. İçeri girdik, içerde yanık kokusu. Neyse, inandık ya denemeden dönmek yok, özellikle barbekü soslu burgerleri olduğunu okuyunca sevindiğimi bile söyleyebilirim. Siparişimizi verdik, Big Boss. Menülerde burgerlerden başka bir şey yoktu (sonra araştırdım pizza işine de gireceklermiş). Bir et düşünün, içinde etten başka herşey olması mümkün, et bej rengi, daha doğrusu sütlü kahve ile krem arası bir şey, ısırınca ağzınıza macun gibi bir şey geliyor, etmiş tavukmuş kesinlikle olamaz, sebzeli desem o da değil. Hani dondurulmuş hamburger köfteleri vardır ya, çoğu dünyanın en dandik hamburger köftesidir, onlardan bile daha dandik bir et. Bir ara çiğ olmasından bile şüphelendim, o kadar yumuşak yani. Menünün yanındaki patatesler de eh işte diyebileceğim kıvamdaydı çünkü enteresan bir şekilde bazı patateslerin içi sertti, bazıları iyi pişmişti. İçecek olarak da zaten kutuda içecek sunuyorlar. İnanmayan varsa gidip kendisi bizzat deneyebilir ama ben hayatımda bu kadar kötü hamburger yemedim. Net bir şekilde söyleyebilirim ki yediğim en kötü hamburgerdi.

Yan masa oturan iki yabancı dikkatimi çekti, düşündüm, kim bilir bu insanlara Burger Turk’de hamburger diye yedirilen şey ile markanın yarattığı algı arasında ne tür bir bağ oluştu… Bari sonuna Turk eklemeseydiniz. Tabi insan merak ediyor NFS ne demekmiş diye. Orada da klasik YU-MA-TU efsanesi gibi bir abukluk çıktı. NFS, Nihat-Fuat-Suat demekmiş… Hay sizin yapacağınız işin… Çok mu lazımdı oraya NFS koymak… Özel bir anlamı ya da katma değeri yoksa niçin yazılır ki o oraya… İnternet sitelerini gezdiğimde de şok oldum diyebilirim çünkü teori ile pratik arasındaki fark bu kadar insanın gözüne sokulamaz.

Şimdi bu Burger Turk yeni kuruldu dedik, öyle dedik böyle dedik, hadi bir kere yedik, peki sonra ne olacak, bu insanlar hiç yaptıkları şeyin tadına bakmıyor mu, yahu biz ne yapmışız demiyorlar mı? Bunun sadece benim sevmememle alakası olduğunu düşünmüyorum, genel olarak kim böyle yiyecekler ile karnını doyurmak ister ki (tabi bunun da hastası olanlar vardır o ayrı).

Aslında gelin iddiaya girelim, ben sizin yiyebileceğiniz en kötü hamburgerin orada olduğunu iddia ediyorum. Siz gidip Burger Turk’de yiyip, daha kötüsünü bulursanız ben gidip iki tane Big Boss menü yerim, ne dersiniz? 😛

Not: Yerseniz Ercefuryl derdinize derman olacaktır.

Köpeğim Ne Yedi?

Ulusal kanallardaki dizilerde bir soru yağmurudur gidiyor.

Atv‘de “Kızım Nerede?”, Kanal D’de “Fatmagül’ün Suçu Ne?” derken belgesel kanallarından NatGeo da modaya uydu. Yabancı formattaki adı “My Dog Ate What?” olan “Köpeğim Ne Yedi?”

En azından çok fazla uzatılan hikayeleri yok, nihayetinde belgesel izliyoruz. Bölüm isimleri de ona göre zaten, cevabı içinde barındırıyor, yani Fatmagül’ün Suçu Ne?: Yanlış Zamanda Yanlış Yerde Olmak? ya da Kızım Nerede?: Biliyor Olsak Sormayız gibi cevaba götürmeyen bölüm isimleri değil, gayet açıklayıcı isimler.

Köpeğim Ne Yedi?: Tampon, Kas Gevşetici ve İğne ilk bölüm “My Dog Ate What?: Tampons, Muscle Relaxants, And A Needle” ile başlayıp; “Rat Poison, A Zipper, And Tennis Balls” ve “Batteries, A Rock, And Cereal Boxes” diye devam ediyor,bunların da Türkçe versiyonlarını yakında izleriz.

Yalnız şöyle bir durum var, belgesel ile dizileri kıyaslamak tabi ki saçma burada. Asıl değinmek istediğim nokta, bu kadar sorgulama işin ciddiyetini kaçırmıyor mu? Köpeğim Ne Yedi? Köpek bu, sen dağınıksan ortada bıraktığın her şeyi yer… Yakında reality show’ları görürüz, kocam ne yedi, yok, Neriman hanım ne yedi de böyle oldu, ay bana bir hal geldi… derken Yetenek Sizsiniz Türkiye tadında onu büken, ötekini kaybeden, hop çiğnemeden yutanlar falan harikalar kumpanyası tadında çok eğlenceli programlar göreceğiz gibi geliyor…

Öyle işte… Arka arkaya sorunca garip oluyor; “Kızım Nerede?”, “Fatmagül’ün Suçu Ne?”, “Köpeğim Ne Yedi?” e o kadarını da biz bilmeyelim… ama ama ama yani…

Bu beni kesmedi derseniz çoktan seçmeli sorular da hazırlamak mümkün tabi; Kim 500 milyar İster? Naciye’yi Kim Sevmez?

Oryantalist Resim Koleksiyonu & Düşlerin Kenti: İstanbul

Suna ve İnan Kıraç Vakfı Oryantalist Resim Koleksiyonu ve Düşlerin Kenti: İstanbul

(Çektiğim fotoğraflardan ve broşürden de yardım alarak yazıyorum)

Pera Müzesi ikinci kattaki Sevgi ve Erdoğan Gönül Galerisi‘nde, Suna ve İnan Kıraç Vakfı Oryantalist Resim Koleksiyonu‘nu vardı. 17. yüzyıl ile 20. yüzyıl başlarına ait eserlerin bulunduğu sergide, Avrupalı ressamların Osmanlı dünyası ve Türkiye coğrafyasını ele alan eserlerinin yanında, Osmanlı sanatçılarının karşılıklı etkileşimini yansıtan eserler de mevcut. Bunun örneğini yan yana sergilenen eserlerde görmek mümkün.

Öte yandan bir de Oryantalist Resim Koleksiyonunun içinden seçilerek oluşturulmuş Düşlerin Kenti: İstanbul sergisi var. Yine aynı döneme ait eserler sergileniyor fakat bu sefer Batılı sanatçıların Osmanlı dünyasına bakışları gözler önüne serilmiş. Sergi üç bölüm olarak kurgulanmış; ev ve özel mekanlardaki gündelik hayat, kentsel alan, İstanbul’un coğrafi betimlemeleri. Özetle, İstanbul’un topoğrafyası, mimarisi, insanları, yaşam biçimleri, geleneklerinin harmanlandığı bir sergi. Özellikle eski tabloları referans alarak yeni ile kıyaslama yapmaya çalışmak da insanın içinden gelen bir dürtü sanırım.

– Ev ve özel alanlardaki gündelik hayata dair bir örnek,

“Kent ve Yaşam” açıklaması ile birlikte.-

-Kentsel Alanlara örnekler-

-İstanbul’un Coğrafi Betimlemeleri-

Oryantalist Resim Koleksiyonu’nun en çarpıcı eserlerinden biri Osman Hamdi Bey’in “Kaplumbağa Terbiyecisi”. Tabi spor otomobillerin yanına eğilip fotoğraf çektirenler gibi, bu eserle fotoğraf çektirenlere de şahit oldum, “cheeeese”. E şimdi Oryantalist Resim Koleksiyonu’nu gezip, Kaplumbağa Terbiyecisi’nden bahsetmemek olmaz. Biraz araştırdım çünkü herkes gibi ben de “kaplumbağa terbiyeciliği mi? böyle meslek mi olur?” diye soranlardanım.

kaplumbagaterbiyecisi1906osmanhamdibey

Kaplumbağa Terbiyecisi’nin iki versiyonu var. Birinci versiyonu 1906 yılında Osman Hamdi Bey’in yaptığı, Pera Müzesi’nde sergilenen versiyonu. İkinci versiyonu ise yine Osman Hamdi Bey’in 1907 yılında yaptığı Belma Simavi Koleksiyonu‘ndaki versiyonudur. Aslında benden bu kadar, gerçekten burada Kaplumbağa Terbiyecisi’ni kessem iyi olacak çünkü yorumları uzun ve tek tek yazmam gereksiz olur, iyisi mi ilgilenenleri yönlendirip bırakayım. Eserle ilgili bilgiyi benim kopyala yapıştır yapmam yerine aşağıdaki linkten edinirseniz daha iyi olur. Vikipedi, Kaplumbağa Terbiyecisi için pek çok kaynaktan derlenmiş ve nispeten daha nitelikli bilgiler içerdiğine inandığım bir kaynak. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Kaplumba%C4%9Fa_Terbiyecisi)

İtiraf etmek gerekirse bu resim hakkında yazmak için sabırsızlandığımdan Kaplumbağa Terbiyecisi‘ni anlatmayı yarıda kestim. (Aman ya hakikaten merak eden verdiğim linkten okusun, bence bu eser ondan daha güzel.) Evet, yanındaki eser benim daha çok hoşuma gitti. “Benim hoşuma gitti” diyorum çünkü bu göreceli bir kavram. Hem şimdi resimden anladığımı iddia etsem yalan söylemiş olurum. Benim beğenimi kazanan yine Osman Hamdi Bey’in 1880 yılında, tuval üzerine yağlıboya olarak çalıştığı “İki Müzisyen Kız” adlı eseriydi. Mermerler, döşemeler, halılar, kıyafetler çok daha çarpıcı çok daha güzel resmedilmiş. Tabiri caizse “fotoğraf gibi” bir resim.

(Evet buraya kadar Pera Müzesi hakkında yazdığım sergiler hep daimi olanlardı. Bundan sonra süreli sergilere geçeceğim, yani üç, dört ve beşinci kattaki sergilere. Üçüncü kattaki Gelman Koleksiyonu‘ndan “Frida Kahlo & Diego Rivera“yı, ardından da dördüncü ve beşinci kattaki Rus Devlet Müzesi Koleksiyonu‘ndan 19. Yüzyıl Rus Klasiklerini içeren “Çarlık Rusyası’ndan Sahneler“i sizlerle paylaşacağım.

Bu arada, resimleri tam ve net olarak gösteren fotoğrafları paylaşmamaya özen gösteriyorum, cidden bu bence önemli, buna dikkat ediyorum, gerçekten detayları görmek için sergiye bir zahmet gidin. Herkes ordan burdan okursa, kimse sergiye gitmez, sonra bir daha bu sergileri anca rüyamızda görürüz. Ayrıca hangi fotoğraf makinesiyle çekerseniz çekin, hiçbir fotoğraf onları yakından görmek kadar eşsiz güzellikte olamaz.)

Kütahya Çini ve Seramikleri Koleksiyonu

Kütahya Çini ve Seramikleri Koleksiyonu

(Çektiğim fotoğraflardan ve broşürden de yardım alarak yazıyorum)

Kütahya Çini ve Seramikleri Koleksiyonu bünyesinde, 18. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar uzanan bir periyot dahilindeki 1000 civarında parçayı barındırıyor. Ben çinicilikten pek anlamam fakat sergide; İznik çiniciliğinin bir “saray sanatı“, Çanakkale çiniciliğinin “halk sanatı“, Kütahya çiniciliğinin ise İznik ve Çanakkale çiniciliği ile arada bir yerde “kent sanatı” olarak konumlandığını öğrendim. Çini nasıl bir şeydir, özelliği nedir diye soracak olursanız, hamuru gri ya da krem olan, astarı beyaz, sırı ise renksiz (yarı saydam değil yani şeffaf) seramiktir. Özelliği de sır altı tekniği ile süslenmesidir, yani renksiz sırın altına boyalar işlenir. Pek çok formda, renk renk, çeşit çeşit çini bulmak mümkündür. En ünlü rengi de turkuazdır fakat o detaylara girmeyeceğim.

Gidip görmeli, özellikle ilgi alanıma girmese de Kütahya çiniciliği ile ilgili biraz fikir sahibi oldum diyebilirim. Zaten öyle çok zamanınızı almıyor, işi gücü bırakın gelin çinileri görün demiyorum, zira ben de öyle bir amaçla gitmedim. Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri Koleksiyonu ile aynı katı paylaşan bir koleksiyon, tek tek inceleyip, bütün yazıları okuduğunuzda bile en fazla 15 dakikanızı alır. İleride çocuklarınıza ya da torunlarınıza belki de o zaman yaşamayacak olan bir sanatı anlatmış olursunuz fena mı…

(Suna ve İnan Kıraç Vakfı Oryantalist Resim Koleksiyonu’ndan “Düşlerin Kenti: İstanbul sergisi ile devam edecek)

Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri Koleksiyonu

Suna ve İnan Kıraç Vakfı

Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri Koleksiyonu

(Çektiğim fotoğraflardan ve broşürden de yardım alarak yazıyorum)

Bu koleksiyon 1980’lerde oluşturulmaya başlanmış, hem yurtiçi hem yurtdışndan alımlar yapılarak zenginleştirilmiş ve seçkin bir koleksiyon haline gelmiş. Prehistorik çağlardan günümüze kadar Anadolu’da kullanılmış ağırlık ve ölçü aletlerinin yer aldığı koleksiyonda; eczacılık, mimarlık, denizcilik, kuyumculuk, arazi ölçümü ve alışveriş gibi alanlarda kullanılmış ağırlık, ölçü (ölçekleme), hacim ve uzunluk ölçüleri sergileniyordu. Tek tek fotoğraflarını eklemeyeceğim çünkü eklersem merakınızı kaybedersiniz, dolayısıyla sergiye gitmenin bir anlamı kalmaz.

 

Kabaca en çok dikkatimi çekenleri sıralamak gerekirse;

Pierre Willemart Sikke Koleksiyonu (İlhanlılar, Yunan-Roma Dönemi, Antakya Prensliği, Kıbrıs Krallığı, Osmanlı Dönemi’nden)

Eczacılık Ölçü Aletleri (19-20.yy),

Osmanlı hacim ölçüsü Müdd,

yıldız ve objelerin yerle olan açılarını ölçen alet (19.yy Osmanlı Dönemi),

1933 yılına ait Yeni Ölçüler Kanunu,

Roma Dönemi’ne ait Athena büstü biçiminde kantar ağırlığı (M.S. 4.yy),

yine Roma Dönemi’ne ait Herakles büstü biçiminde kantar ağırlığı,

terazi takımları (19.yy), cep terazileri, metrik sisteme geçişin tarihi,

Selçuklu Dönemi ağırlıkları, Roma Dönemi ağırlıkları, Roma ve Bizans Dönemi ağırlıkları, Anadolu-Yunan şehir devletlerinde ağırlıklar,

Klasik Çağ öncesi ağırlık ve ölçüler (ilk terazinin Mısırlılar tarafından M.Ö. 3500’lerde kullanıldığı bilinmekteymiş ben yeni öğrendim, ya da lisede görmüşmüydük acaba? neyse hatırlamıyorum, malum ticari faaliyetlerde standardizasyon sağlanması için yine Mısır ve Mezopotamya’da geliştirilmiş)

Anadolu’nun ticaret yollarının merkezi oluşu,

Myrina ağırlıkları (Helenistik dönem M.Ö. 3.yy),

Efes ağırlıkları (M.Ö. 2.yy, üzerlerinde şehrin sembolü arı olan),

diğer şehirlerin ağırlıkları, Hitit ağırlıkları,

Sfenks figürlü ağırlık( M.Ö. 2.Binyıl),

Çarkıfelek figürlü ağırlık (M.Ö. 2000-1750),

Basık Küre tipi ağırlıklar (M.Ö. 2.Binyıl),

Boğa Başı biçiminde ağırlıklar (M.Ö. 14.yy),

Uyuyan Ördek biçimli ağırlıklar (Babil Dönemi, M.Ö. 2.Binyıl)

Şimdi “ya bunlar adamın dikkatini çekse ne olur çekmese ne olur” diyebilirsiniz, tabi ki çoğunuz için hemen hemen kibrit kutusu büyüklüğündeki Sfenks figürlü ağırlık bir anlam ifade etmeyebilir, zira çağının gerektirdiği gibi kullanılmış, alelade bir ağırlık olduğunu düşünüyorum kendi döneminde; ama bence aslında burada dikkate değer asıl nokta, o ağırlığın milattan önce ikinci binyıla ait olması ve şu anda İstanbul’da bulunması muazzam olan şeydir. İkinci binyıl diyorum, milattan önce diyorum, yani bundan 4000 yıl önceye ait (!), hem de İstanbul’da diyorum, gidin görün diyorum, bunun gibi binlerce parça var diyorum işte daha ne diyeyim…

(Kütahya Çini ve Seramikleri Koleksiyonu ile devam edecek.)

Pera Müzesi (Şubat 2011)

19 Şubat’da kuzenlerim ve halamla birlikte Pera Müzesi‘ndeydim. Aslında planlamamıştık, halamın resim tutkusu ve kuzenlerle vakit geçirmenin tadı bir araya gelince soğuğa rağmen Pera Müzesi’ne gidelim dedik. “Pera Müzesi nerede ya?” diyenler için tarif edeyim, Odakule’nin arkasındaki TRT otoparkının sol çaprazında, yani Turkcell’in sümüklü böcek logolu (öyle ama) binasının sırasında, Nu Teras’a gelmeden.

Öncelikle bir müzede fotoğraf çekmenin ne kadar absürd olduğu konusunda sizlerle hemfikir olduğumu belirtmek isterim, ancak fotoğraf olmadan bu yazdıklarımın hiç bir anlamı olmazdı, ya da sizin için teşvik edici olmazdı.

Neyse 24 Şubat’da bu sefer arkadaşlarımın kanına girerek ikinci kez Pera Müzesi’ndeydim. Cumartesi gününe kıyasla bomboştu diyebilirim, hem flaşlarla vb. fotoğraf çekenler, eserlerin yanına geçip poz verenler de yoktu, daha sakin daha makul bir ilgi vardı. Yani Osman Hamdi Bey’in “Kaplumbağa Terbiyecisi”nin önüne geçip zafer işareti yapanlar yoktu, daha açıklayıcı olmak gerekirse telefonla aynadan kendini çeken tiplerin kafasını yaşayanlar yoktu; ya da aynı şekilde tablolara elini kolunu sürenler yoktu öyle diyeyim, siz kıyaslayın.

(Ondan önce arkadaşıma sürpriz yaparak pazartesi günü sergiye götürmek istedim ama Karaköy’e gelince müzenin pazartesi günleri kapalı olduğu aklıma geldi. Kötü oldu tabi, hem sürprizi de kalmadı aslında.) Şimdi birisi daha hadi gidelim dese yine giderim. Gerçekten çok güzeldi. (Bu arada giriş ücretleri; indirimli 5 TL, tam 10 TL. Pera Müzesi pazartesi günleri hariç her gün saat 18.00’e kadar ziyaretçilere açık)

 

Giriş katında Pera Cafe ve Perakende Art Shop var,  B1 katında ise Pera Film /Oditoryum/Pera Eğitim salonları var ama onlar konu dışı.

Birinci katta Suna ve İnan Kıraç VakfıKütahya Çini ve Seramikleri Koleksiyonu” ile “Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri Koleksiyonu” vardı. Burada sıcaklığın 19 derecede sabit tutulması dikkatimi çekti.

İkinci katta, Sevgi ve Erdoğan Gönül Galerisi‘nde Suna ve İnan Kıraç Vakfı Oryantalist Resim Koleksiyonu’ndan “Düşlerin Kenti: İstanbul” sergisi, üçüncü katta da Gelman Koleksiyonu‘ndan “Frida Kahlo & Diego Rivera” vardı.

Dördüncü ve beşinci katta ise beni benden alan Rus Devlet Müzesi Koleksiyonu‘ndan 19. Yüzyıl Rus Klasiklerini içeren “Çarlık Rusyası’ndan Sahneler” vardı.

Vakit buldukça en alt kattan en üste doğru çıkarak ve en sona en güzelini bırakarak yazacağım.

Aaa Yine Ben!

tumblr_kr6f78v5ID1qzvhz9o1_500

İnsanın doğasına bencil olmak vardır. Ben de herkes kadar bencil biriyim, aşırı değil, herkes kadar işte.

Kendini başkaları için parçalayıp, sonra  kıymetimi bilmediler diyenleri de hiç samimi bulmuyorum. Yapma kardeşim, içinden gelmeyen hiç bir şeyi yapma, lafını yapacaksan yapma, yapıyorsan da sesini çıkarma. İyilik yap denize at diye boşuna dememişler.

Kaldı ki, bu insanların üzerine bir süre sonra misyonları her neyse o misyon yapışır; yani artık normalde kimsenin yapmadığı şeyleri, normal olarak onlar da yapmayı bıraksalar yine sorumlu tutulurlar. Aslında ortada olağan dışı hiç bir şey olmadığı halde olağan dışı tepkilere maruz kalırlar. Sanki o insan kıyakçılıktan ayakçılığa düşmüş gibi. İnsan kendini bu duruma da düşürmemeli.

Huyum Kurusun

3596555752_d9af4c62ac

Huyum Kurusun, ne bana yapılan iyiliği, ne kötülüğü, ne de yaptıklarımı unutmam. Kinci biri miyim diye düşünürsem, aslında biraz öyleyim.

Genel izleyici olmak iyidir. Sanırım bu sebepten bazı insanların aptallıklarını yüzlerine vurmamayı tercih ediyorum.

Misal, yalan söyleyen birine yalan söylüyorsun demek yerine yiyormuş gibi sessiz kalmayı tercih ediyorum. Zaten sessiz kaldıklarıma o kadar da değer verdiğimi söyleyemem.

Tabi ben kül yutmam havalarında gezmenin de bir anlamı yok, yakalayabildiğim kadarı için bu dediklerim, yakalayamadıklarımı yemişimdir, en az sizin kadar.

Kincilik de bir yere kadar tabi, içimde tutup tutup yıllar sonra çıkaranlardan da değilim, sadece ilişiğimi keserim, sonra bu insanlar zaten “neden” diye sormazlar, hem hangi yüzle soracaklar ki…

Bir de içinde tutup tutup bir anda bir tartışma sırasında haklıyken kendini haksız duruma düşürenler vardır ya, onlardan değilim. Onu daha ziyade yaşlılar yapar aslında, bilmem kim bana şunu şunu demişti, hımm, pis kaka, bıdı bıdı vıdı vıdı. Aradan onca yıl geçmiş, söyleme yani söylemesen ne olur, yemedin içmedin içinde tuttun, artık ne olduysa en ufak bir tetik unsuruna dayanamayıp pat diye kustun içindekileri, söyledin de bir faydasını gördün mü…

En iyisi onca yıl içinde tuttuysan, bırak içinde kalsın, ortaya çıkınca şaheser çıkmıyor, iyi olmuyor; çünkü zamanında söylemediğin bir şey üzerinden yıllar geçince aynı anlamı taşımıyor. İnsanı haklı yapmadığı gibi yersiz konuşturmaktan başka bir işe de yaramıyor.

Kendini Bilmek İyidir

tsadfsafghnıu7sdfgh

Meraklı bir insanım. Merak ettiğim şeyi öğrenmeden uyuyamam. Hatta gereksiz bilgiler ansiklopedisi gibiyim.

Her b*ku bilirim havasında olmak yerine gerçekten bilgi sahibi olduğum şeyleri artırmaya çalışıyorum. Tabi bakkala gittiğinizde size bedava ekmek vermiyor bu bilgiler ama içimdeki merakı durduramıyorum. Neden diye sormadan koyun gibi yaşamayı çok isterdim ama bunun için çaba sarf etmek işime gelmiyor, o kadar kaygısız değilim, olabileceğimi de sanmıyorum.

Öğreneceğim çok şey var, tabi bunu söyleyince aklınıza sadece ulvi bilgiler gelmesin. Ivır zıvır şeyler işte, merak duygumu tatmin eden, çoğu zaman söylendiğinde hiçbir yere varmayan bilgiler.

Öte yandan magazini de takip ederim, buna vaktim yok diyenleri anlayamıyorum.

Bir insan etmezse etmesin banane, kimileri için gerçekten rahatsız edici olabilir ama aynı insan takip etmediği konu hakkında atıp tutarsa orada külahları değişiriz. Kardeşim sen daha az önce onu izlemem bunu izlemem diyordun, şimdi o öyle, şu kaşar, bu motor, o ona vermiş, bu buna vermiş sayıyorsun, onun kumarı, bunun parası, ötekinin arabası, diğerinin frikiği, her bir şeyden de haberin var, hatta bunlar hakkında görüşlerin bile var. E ayıp değil mi, magazin izliyorum dediğinde sana ıyy diyenlere g*tümü ye sen benim diyemeyecek cesarettesin diye bizi ayaküstü s**me hakkını kendinde görmen ikiyüzlülük değil mi…

Şu yirmi milyonluk şehirde evimde miskin miskin oturmayı sevdiğim kadar sevmesem de, gezmeyi severim. Her yerden nitelikli ya da niteliksiz olarak beynimize aşırı dozda bilgi depolanıyor. Bu sebepten çok bilen çok yanılır yerine çok konuşan çok yanılır demek daha doğru olur. Çok şey bilmenin ben hiç faydasını göremedim ama bilmiyorum demenin faydasını gördüm. Çok şey bilen, hatta doğru (ki doğru görecelidir) bilen biri de olsanız kimi zaman karşınızdakini düşünerek susarsınız, işte bazen çok şey bilip, hiç bir şey bilmemek de güzeldir. En azından olay yaratmamak adına.

Ömür Törpüsü

tuasdfsdaf

Tartışmayı bilen bir insanla sabahlara kadar tartışabilirim, hatta bundan çok keyif alırım.

En canımı sıkan hususlardan biri örnekten anlamayanlar, misal dediğiniz zaman o misale kitlenip, büyük resimden kaçanlar, geneli göremeyenlerdir. Anlattığında örnek vermeyi ya da kıyaslama yapmayı bilmeden, ağzına geleni konuşan ve sizin örneğinize verdiği cevapla anlamadığını belli ederek, anlamış gibi kafa sallayan, hem fikir olduğunu iddia eden, konuyu beş yaşında çocuğa anlatır gibi başa alarak tekrar anlatmanıza sebep olan insanlar. İşte bu tür insanlar için çok güzel iki kelime var; ömür törpüsü.