Salakomünikasyon

Bazı insanların mantıklı hareketleri beni çok şaşırtıyor. Küçümsemek değil, cidden salak olarak tanıdıklarım olabiliyor. Oluyor işte. “Demek ki o kadar da aptal değilmiş lan kafası çalışıyormuş baksana” diye kendi içimde iade-i itibar yapıyorum. Kabul edelim, bütün arkadaşlarımız aynı değil, onları etiketliyoruz, böyle tanımlıyoruz. “İyi niyetliyse” her şeye rağmen yanımızda tutuyoruz.

Salak olarak tanıdıklarımız, bizi salak olarak tanıyanlar ve salaklar. Aynı habitatta herşeyi kabullenerek yaşıyoruz, salakomünikasyon budur.

patrick star

Upstored

Upstored yeni keşfettiğim bir B2B (business-to-business) sitesi. B2B siteleri, şirketlere karşılıklı ürün tedariği sağlanan pazarlardır. Bu sebeple genelde toptan satışlar yapılır, zaten bu sitelerdeki çoğu ürün son kullanıcıya hitap etmez, ürünlerin son hallerine B2C sitelerde (business-to-consumer yani işletmeden tüketiciye) daha çok rastlanır. B2B sitelere örnek olarak Alibaba.com’u, B2C sitelerin en bilineni olarak ise Amazon.com ve eBay’i (bizde Gittigidiyor) örnek verebiliriz.

upstored 1

Upstored’un arayüzünün aşırı sade olması da dikkatimi çeken unsurlardan. Upstored’da kullanıcılar Facebook profili oluşturur gibi firma profilleri oluşturulabiliyor. Firmaların listelediği ürünleri “beğenebiliyorsunuz” (like vererek), firmaları takip edip yeni ürünler hakkında bilgi sahibi olabiliyorsunuz. FOB fiyatları zaten yazılmış.

upstored 4
upstored 3

upstored 2

Söz konusu maliyetler olunca Çinliler hemen damlamış hatta Upstored’u işgal etmiş. Çinliler’in Upstored’u Türk kullanıcılardan önce keşfetmesine şaşırmadım tabi. (Evet, her ne kadar yabancıymış gibi görünse de Upstored Türk Malı.) Küresel pazarda yer alan ve yerel unsurlardan sıyrılmış bir site örneği ver deseler, Upstored derim.

Upstored bütün bu B2B deryası içinde farklı arayüzüyle faaliyet gösteren bir Türk girişimi. Türk e-ticaret profesyonelleri de Upstored’u kullansın, kullandırsın derim. Elin Alibaba’sı kazanacağına benim milletim kazansın, Upstored kazansın.

SMS Tacizi

Bugünlerde tacizde yeni bir boyut kazanan SMS tacizinden muzdaribim. Eminim pek çoğunuz da bundan muzdaripsiniz. Verilerimiz bizim elimizde olmadan sürekli el değiştiriyor, farklı markalara, zincir şekilde geçiriliyor, her veri başka bir firmada işleniyor ve öyle ya da böyle günün sonunda 10 tane taciz mesajıyla karşılaşıyoruz.

En son 05.12.2013’te ERSOY HAST diye bir yerden SMS geldi. Geri aradım. Hastanenin numarası çıktı direkt, çağrı merkezi de değil sanırım. Bir bayan açtı telefonu,

Tacizci: İyi günler Medikal Estetik

Ben: Merhaba, sizden bana SMS  geldi onunla ilgili görüşecektim.

T: Beyefendi isterseniz sizi listemizden çıkarabiliriz.

B: Zaten onu yapmak zorundasınız da, ben asıl sorumun cevabını alabilir miyim ?

T: Soruyu tekrar alabilir miyim?

B: Numaramı nereden aldığınızı öğrenebilir myim?

T: Satın aldığımız datalarda var beyefendi.

B: Benim bilgilerimi size kim sattı?

T: Şu anda telefon çaldı ben açtım, ben bu konuda yetkili değilim.

B: Tamam yetkili birini bağlayabilirsin, bekliyorum.

T: Yetkili biri size geri dönüş yapacaktır notumu aldım.

B: Benim adımı bile almadın kim dönüş yapacak bana?

T: Uzatmayın beyefendi!

Telefon görüşmesine bak, uzatıyormuşum, yani onların taciz hakkı mevcut, benim bilgilerimi onlara kimin sattığını sorma hakkım yok ama onların benimle tek taraflı iletişim kurma hakkı saklı öyle mi?

Ben bu tür tacizlere maruz kalmak zorunda mıyım? Bunlara hukuki olarak yapılabilecek bir şey yok mudur? O kadar avukat hepsine soruyorum hepsi bir şey yapamazsın diyor, Turkcell’i arıyorum reklam SMS’lerini kapatabileceğim söyleniyor, SMS’i 2780’e gönderiyorum fakat bu sefer de “İlettiğiniz içerik Turkcell sisteminde bulunmadığı için talebiniz gerçekleştirilememiştir” yanıtını alıyorum. Gerçekten bunlardan kurtulmanın bir yolu yok mu?

Daha önce çağrı merkezleriyle çok kavga ettim. Bu taciz SMS’leri bitmiyor. Hele bir de Digiturk olayı var ki, hem kendisi, hem servislerinin özel numaraları, sürekli ama sürekli SMS gönderiyorlar, ses kaydı dinletiyorlar, ısrarla Lig TV satmaya çalışıyorlar, ulan aptallar, ben her ay 4 televizyon için fatura ödüyorum, istesem maç da satın alırım, kaldı ki bir tanesinde zaten varken, ikinci, üçüncü ve dördüncü televizyonumda aynı anda maç yayınını ne yapacağım, bahisçi miyim lan ben aynı anda 5 maç takip edeyim, neyin peşindeler bilmiyorum ama bu ısrar etme hakkını kendilerinde görebiliyorlar. Defalarca çağrı merkezini aramama rağmen hiçbir sonuç çıkmıyor. Her gün düzenli olarak SMS atan ve engelleyemediğim numaralar için yapılabilecek gerçekten hiçbir şey yok mu? Ben en uygun çözümü sitemde ifşa etmek olarak buluyorum. Bundan sonra varsa yoksa negatif reklamasyon yapacağım, markaları fişleyeceğim, onlar beni nasıl belirli listelerde tutuyorlarsa ben de onları karalisteye alacağım. Bunun da viral yolla yayılması için elimden geleni yapacağım, ki zaten elimden başka bir şey gelmiyor. Ben de kendimde bu hakkı buluyorum, bana gelen bütün saçma sapık, alakasız SMS’leri paylaşacağım. (Bu arada decoryapi.com da sürekli taciz ediyordu, aradım, listeden çıkardılar, gerçekten çıkardılar, numaramı nerden edindiklerini yine öğrenemedim, o ayrı, hoş zaten öğrenebileceğimi sanmıyorum. Mesela aynı şekilde Beşiktaş Belediyesi’nin de gönderi listesinden çıktım, hem de çağrı merkezini arayıp bir defa söylemem yetti, hatta özür bile dilediler. )

SMS ile pazarlama yaptığını zanneden, bu yöntemi kullanan ajanslara paralarını kaptıran ya da taciz etmeleri için özellikle bütçe ayıran bütün markalar benim gözümde bu suistimalin sorumlusudur. Zira onlardan talep gelmese böyle bir şey varlığını sürdüremez.

(Benim anlamadığım, firmalar böyle saçma salak SMS’lerle taciz ederken bilerek ya da bilmeyerek ne kadar müşteri kaybettiklerinin farkında değiller mı? Peki potansiyel müşteriyi kaybetme ve yeni müşteri kazanma maliyetlerini hiç düşünmüyorlar mı? Hiç mi sormazlar arkadaş, bu kadar salak olduklarını düşünmüyorum, tamamen suistimal etme yönünde bir strateji izlendiğini düşünüyorum.)

Liste aşağıda ve sürekli başka mecralarda başka şekilde listeyi geliştirip yaygınlaştırmaya devam edeceğim. Bakın sırf ayda yılda bir SMS gönderenleri değil, sürekli gönderenleri yazıyorum. Bir tane attık bizi de mi yazdın olmasın.

DIGITURK VE SERVİSLERİN ÖZEL NUMARALARI (hepsini yazacağım)

KREDİ KARTI BORCUNU KAPATCAĞINI İDDİA EDEN KURULUŞLAR (hepsini yazacağım)

FINANSBANK

JUST ENGLISH

BEYLIKDUZU’NDEKİ RÜYA PRESTİJ RESIDENCE (RECIDENCE yazmışlar)

TURIST-OMER.COM

ALANYA ARTEMIS OTEL

ALANYA CLUB AQUA PLAZA

ALANYA VIKINGEN QUALITY

ALANYA KLEOPATRA BEACH

BODRUM FLORA HOTEL

DATÇA GOLMAR

KEMER CLUP RAMA (Evet, clup yazmışlar)

ÇATALÇA DURUSU CLUB

ALANYA EFTALIA HOTEL

ALANYA WATERPLANET

ALANYA TITAN SELECT

KEMER NATURLAND TATİL KÖYÜ

LITTLE CAESARS

PIZZA BULLS

DOMINOS

TEPEHOME

Vizyonhotelsgumbet.com

Durusumetraclub.com

ENGLISH COUNCIL

Twitter’dan da #spammers etiketiyle firmaları paylaşabilirsiniz. SMS ile bu şekilde pazarlama yaptığını zanneden bütün firmaların tez zamanda batışını görmek dileğiyle. 

2013-12-05 16.45.46
#sms #spammers
2013-12-05 16.45.23
#sms #spammers
2013-12-05 16.45.29
#sms #spammers
#sms #spammers
#sms #spammers

 

 

 

 

 

 

 

Bunlar iletilerimin içinde sadece “otel” yazdığım zaman çıkan sonuçlar. Hergün bunun gibi onlarca SMS geliyor. Bıktım.

#sms #spammers
#sms #spammers

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu da “uzattığımı” söyleyen küstah, yüzsüzlerden gelen SMS.

Aşağıda da sizlerden gelenler yer alacak:

Sizlerden gelen diğer #sms #spam "ihbarları" :)

 

 

 

935595_722709124423340_702649023_n

Kojen de Kojen, Neymiş Bu Kojen?

Kojenerasyon (cogeneration), “combined heat and power” demektir, yani güç aldığınız birimden aynı anda kullanılabilir ısı ve elektrik üretiriz. Almanca karşılığı “blockheizkraftwerk“tir ve “BHKW” olarak kısaltılır. Biz de genelde BHKW terimini kullanırız ya da kısaca “kojen” deriz. Markaların sonundaki BHKW buradan gelir.

Gelelim Güce, bu güç nereden gelir, nereye gider, verimlilik nerede başlar?
Güç alınan birimdeki enerjiyi elektriğe çevirmek için bir motora ya da türbine ihtiyaç duyarız. Bu motorlar, gaz, sıvı ya da katı yakıtlarla çalışır. Kojenerasyon sistemlerimizde 1921’den beri işi kojenerasyon olan Bayern BHKW ile birlikte çalışıyoruz ve %100 Alman üretimi MAN motorlarını kullanıyoruz. Biz burada doğalgaz ve biyogazlı kojenerasyon sistemlerini kuruyoruz. Tesisin kullandığı yakıt türüne göre bu motorları seçeriz. Aynı zamanda atıklarınızdan biyogaz üretme imkanınız varsa bunu da sağlarız. Mesela büyükbaş hayvanları olan bir tesis (ki tesisin hayvan kapasitesine göre üretilen güç değişecektir), biyo atıklardan biyogaz elde edip, bu biyogazı motora vererek ana yakıt giderinden büyük ölçüde ya da tamamen kurtulabilir. Motorlarımızda en küçük kapasitede dahi %94 üzeri verimlilik esastır.

Endüstriyel tesisler üretim yaparken elektriğe, ısıya, buhara ve sıcak suya ihtiyaç duyarlar. Bunları elde etmek için de bir fosil yakıt kullanırlar. Her bir bileşen için ayrı fosil yakıt. Biz kojenerasyon modülünü, fosil yakıtın sisteme girdiği noktaya koyarız. Yani daha somut bir şekilde anlatmak gerekirse, kojene doğalgazı bağlarız, kullanılan fosil yakıt sisteme paralel olarak buradan giriş yapar, kojen modülü doğalgazdan elektrik elde eder (aynı zamanda kojen modüllerimiz acil elektrik tedariği için kesintisiz güç kaynağı olarak da kullanılabilir), bu esnada bir de sıcak su (90°C) ve buhar (5-6 bar) açığa çıkar, tesis buhar kullanmıyorsa bu buhar kullanılmayabilir ve sıcak su olarak sisteme verilir. Normalde tesisler fosil yakıtı buhar ya da sıcak su elde etmek için ısıtmada, elektriği de diğer makineleri çalıştırmak için kullanır. Yani kojen sistemlerinde tek bir yerde kullanılacak fosil yakıtla elektrik üretilirken, aynı zamanda kapasiteye bağlı olarak ilave enerji harcamadan sıcak su ve egzost gazından buhar elde edilir. Bu sistemde elektriğinizi kendiniz üretirken, diğer taraftan buhar ve sıcak su için harcadığınız enerji maliyetleriniz de düşecektir. (Şimdi biz, kojenerasyon modülünü getirip fosil yakıtın girdiği yere koyduğumuzda, açığa ısı ve elektrik enerjisi çıkacağından, daha baştan elektrik tüketiminizi kesmiş oluyoruz çünkü artık elektriğinizi kendiniz üretiyorsunuz, tabi bir yandan şebekeye de bağlı oluyorsunuz, bu da sadece makinelerinizin “peak” yaptığı zamanlarda anlık olarak tavan yapan güç ihtiyacınız için gerekli. Ayrıca çift elektrik sayacı ile üretilen fazla elektriği devlet alıyor, burada da kazanıyorsunuz, bu “alım garantisi” için lisanssız elektrik üretimi ile ilgili yönetmelik yürürlülükte.)

Elektrik üretilirken bir yandan sıcak su ve buhar da elde ediyorduk. Peki bunu nasıl yapıyoruz onu da hemen açıklığa kavuşturalım. Normalde fosil yakıtı kazana vererek, kazandan buhar ya da sıcak su elde ediyordunuz. Kojenerasyon modülünün egzost sisteminde yer alan eşanjörler ile egzost gazındaki ısıyı sıcak su hattınızla çarpıştırıyoruz ve ister buhar ister sıcak su olarak sisteminize veriyoruz. Burada yaklaşık 80-90 derecelik bir sıcak sudan bahsediyoruz. Bununla tesisinizde sıcak suya ihtiyaç duyulan her yeri besleyebilirsiniz. Burada buharlı sistemlerde bir de atık ısı kazanı ihtiyacı doğuyor çünkü egzost gazı 452 derece olarak dışarı çıkıyor, bunu direkt olarak doğaya veremediğiniz gibi, verimliliğimizi artırmak istiyorsak bu ısıyı kullanmamak olmaz. Egzost 452 derecede atık ısı kazanına giriyor ve 170-180 derecelik (5-6 bar) buhar sağlıyor (tabi bir de 80 derecelik sıcak su). Normalde endüstriyel tesisler buhar elde etmek için doğalgaz, kömür vb. bir fosil yakıtla çalışan buhar kazanı almak durumundadır.

Giderler

Daha somut bir şekilde açıklamak gerekirse, kojenerasyon modülü olmayan bir sisteme sürekli olarak, fosil yakıt ve elektrik beslemek zorundayız, ayrıca bunları -prosese göre değişmekle birlikte- artan her bileşen için ayrı ayrı sağlamak zorundayız ve bunlar ciddi maliyetler. Kojenerasyon modülü olan bir sisteme sadece doğalgaz ya da biyogaz beslemesi yapılır (ki biyogazı da kendimiz elde edersek bu da bedavaya gelir), elektriğimizi, sıcak su ve buharımızı kendimiz üretiriz.

Yani örnek vermek gerekirse: X ürününü üreten/işleyen bir A fabrikasında;
– Buhar için kömürlü ya da doğalgazlı bir buhar kazanı olsa, burada buhar kazanı maliyeti ve kömür maliyeti var demektir (ki emisyon meselesini de unutmayalım). Doğalgaz vb. bir yakıt da olsa aynı maliyetler var. (Doğalgaz yerine dökme olarak LNG kullanan tesisler de var.)
– Sıcak su için buhar hattından eşanjör ile ısı alınsa, ki verimi düşürmüş oluyoruz, düşen verimlilik de aslında artan maliyettir.
– Bir de makineler için elektrik ihtiyacı olsa, bu da aylık 100bin TL civarı bir elektrik faturası demek.

Yine X ürününü üreten/işleyen ancak kojenerasyon sistemi olan bir B fabrikasında;
– Sadece bir doğalgaz/LNG/biyogaz vb. faturası ödenir ve hali hazırda tesisin kullandığı bu kaynakla kojenerasyon sistemi de beslenir . (Biyogazı kendi elde ederse onu da ödemez.)
Sıcak su ve buhar elde etmek için ayrı fosil yakıt faturası ödenmez.
Elektrik faturası ödenmez.

Bu modüle sahip bir fabrika kapasitesine göre hem verimli bir şekilde hem de tasarruf ederek üretim gerçekleştirir. Şimdi aynı ürünü üreten iki fabrikayı ele alacak olursak, sizce A fabrikası B fabrikası ile rekabet edebilir mi? B fabrikası daha malı satmadan birim maliyetini düşürdü, daha malını satmadan kazandı. A fabrikası aynı ürünü daha imal ederken bile pahalıya imal etti. Diğer giderleri üstüne bindiğinde nasıl rekabet edecek?

Farkındaysanız şu okuduğunuz bölüme kadar size kojenerasyon modülünün kapasitesi ya da yatırım maliyeti ile ilgili hiçbir şey söylemedim. Bu tamamen sistemin mantığını anlatmak içindi.

Şimdi rakam konuşalım;
– Ayda 100bin TL’lik bir elektrik faturasından (ve üstündeki alakasız vergilerden) kurtulmak,
– Emisyon dertlerinden kurtulmak,
– Isınmak için ayrıca kaynak harcamamak,
– Üretimde birim başı maliyetleri düşürmek,
– Rekabet avantajı sağlamak,
– Üretirken ettiğiniz tasarrufla yeni yatırımlar yapabilecek olmak,
– Üretim fazlası ve alım garantisi olan elektriği devlete satmak,
– Modüler kojenerasyon sistemimizin sadece 20’lik bir konteyner kadar yer kaplaması sebebiyle kazandığınız yeri üretim alanına dahil edebilmek,

Üretim yaparken sürekli kaynak harcıyorsunuz, yatırım yapıyorsunuz ve rekabet ediyorsunuz. Ayrıca sisteminizdeki her bileşenin ayrı ayrı bakım ve eleman gideri var.

Bakın, kimse size hayrına her ay yüzbinlerce lira ödemez ama kojenerasyon sistemlerimizle her ay yüzbinlerce liralık elektrik faturasının cebinizde kalmasını sağlayabilirsiniz. Kojenerasyon sizin için her ay kenara 100bin TL atsa fena mı olur? Kojenerasyon verimliliktir, tasarruftur, düşen maliyetlerdir, artan karlılıktır, sağlanan rekabet avantajıdır, ürettiğini satarken değil daha üretirken kazanmaktır. Bu yüzden biz kojenerasyon sistemlerine “üreticinin para basma makinesi” deriz. Yıl 2013, teknoloji ilerledi, maliyetlerinizi düşürebilirsiniz ve enerji bağımlılığınızı azaltarak sürdürülebilirliğinizi de artırabilirsiniz. Bir de eskiden kojenerasyon sistemleri için arazide ciddi alanlar ayırmak gerekirdi, artık kazanılan yer de arttı, sadece 20’lik bir konteyner kadar alan yeterli. (Ayrıca mikro kontrollü otomasyon yazılımı ile mobil olarak da anlık verimliliğinizi görebilirsiniz. )

Şimdi bu sisteme sahip olmayan bir işletme olarak zaten her ay yaklaşık 100bin TL’yi havaya attığınızı varsayalım -ki bu sisteme sahip değilseniz gerçekten atmış oluyorsunuz o ayrı-, biz diyoruz ki, bunu birkaç yıl daha attığınızı düşünün nasılsa bu sistemi almasanız atmış olacaksınız, gelin size bu sistemi kuralım, birkaç yıl sonra tasarrufunuzu tekrar hesaplayın, para basma makineniz olan kojenerasyon modülü kendini amorti ettikten sonra size ne kadar para basmaya devam edecek görelim. Yaptığınız yatırımın size ne kadar çabuk geri döndüğünü gözlerinizle görün. Ayrıca verimlilği artırıcı proje olarak Sanayi Bakanlığı’nın ya da Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın teşviklerinden de yararlanabilirsiniz. Teşviklerin tarihleri ve yüzdeleri sürekli olarak değiştiği için şu anda net bir rakam vermem mümkün değil. Yatırımlarınızın %50’sini verimlilik artırıcı proje, %50’sini de kojenerasyon olarak sunabilirsiniz. Tabi bunlar sizin tasarrufunuzda olan meseleler.

Biraz daha uzatıp kojenerasyon sistemlerinin makro ölçekteki etkilerini de yazmak isterdim ancak abartmamak lazım. Yeterince bilgilendirici ve açıklayıcı olduğunu düşünüyorum. Bu sistemi bizden almak zorunda değilsiniz ancak rekabet ediyorsanız bu sistemi görmezden gelemezsiniz, ne kadar erken alırsanız o kadar tasarruf etmiş olursunuz, o kadar verimli ve karlı üretim yaparsınız. Bu sistem endüstriyel tesislerde kullanılıyor ve artık hastanelerde de zorunlu hale geliyor. Alışveriş merkezleri, tarım alanları, hayvancılık, yüzme havuzları vb. yerlerde de rahatlıkla kullanılabilir.

termocenterbhkwbayern

Modüler kojenerasyon sistemleriyle ilgili sorularınız için mehmetcan@termo-center.com ‘a e-posta gönderebilirsiniz.

Gidiyorum, Gidiyorum, Gittim.

Arkadaşlar, benim yeni aldığım bir karar var. Bunu sağdan soldan duymak yerine, bizzat benim ağzımdan duymanızda yarar var. Bu yüzden bu yazıyı yazma ihtiyacı hissettim.

Arkadaşlar artık kariyerime aile şirketimizde devam etmeye karar verdim.Bundan sonra bütün eforumu tek bir işe harcıyor olacağım. Tabi şartlar böyle olunca “gönüllü” olarak çalıştığım ve karşılığında bir teşekkür dahi alamadığım bütün faaliyetleri bırakmak durumundayım. Bu kararı almak kolay değil, bu aşamada sizlerin de desteğini almış olmak beni sevindirdi, özellikle son 72 saatte kararımı destekleyen bütün dostlarıma teşekkür ederim. İnsanın doğruyu gösteren arkadaşlarının, dostlarının olması şahane bir duygu. Son 10 yılda burada çok güzel dostlar biriktirmişim, iyi ki varsınız.

“Sen bırakırsan biz de bırakırız bir dakika durmayız” diyenlere de tabi ki birkaç şey söylemek isterim. Öncelikle hiçbir karşılık beklemeden “ben” olmak yerine “biz” olmayı seçen insanlar olarak sizin güzelliğinizi size kelimelerle anlatamam bile. İyi ki varsınız. Ancak sizi orada tutan asıl sebep ben olmamalıyım, yine de bana inandığınız için çok teşekkür ederim. Sizi bu aşamada alacağınız kararlarda etkilemiş olmak istemem, hatta isteyeceğim en son şey bu tür bir karar almanızdır. Ancak hepiniz yetişkin insanlarsınız ve kararlarınız sizin tasarrufunuzdadır. İnandığınız şeyler ve güvendiğiniz kişiler için aynı kararlılığı göstermeye devam edin. Şartlar değişmiş olsa da fikirlerinizin ziyan olmadığını, onları dinleyen birilerinin olduğunu bilmenizi isterim. Ben herkesten önce ekibime karşı sorumluyum ve bugüne kadar elini taşın altına koymuş herkese teşekkürü bir borç bilirim. Sizlerle amatör ruhla çok güzel işler yaptık ve tekrar aynı ekiplerle çalışmak isterim, inşallah ilerde yine yollarımızın kesişir. Ayrıca imkanlarım dahilinde size yardımcı olabileceğim her konuda yardımcı olmaya hazırım. Bu bir veda değil, hepi topu 2 saatlik uzaklıktayım.

Özet geçmek gerekirse; Bahçeşehir Üniversitesi Mezunlar Derneği’ndeki bütün görevlerimden, BAUMEZUN Dergisi’ndeki bütün görev ve yükümlülüklerimden, Deniz Ticaret Enstitüsü’ndeki bütün görev ve yükümlülüklerimden, Consult Istanbul firmamdaki bütün haklarımdan (marka tescili hariç) ayrıldığımı beyan ve ilan ederim. Bu aşamada maalesef Buradyo’da arkadaşlarımla yaptığım radyo programı olan “Çok Bozdu”yu ve Bahçeşehir Üniversitesi Amerikan Futbolu Takımı olan BAU Pirates’ı da bırakmak durumunda kalacağım (Buradyo ve BAU Pirates’ın en büyük destekçilerinden biri olmaya devam edeceğim tabi ki). DT Group’taki pozisyonum ve Türkiye Bilişim Derneği’ndeki pozisyonum aile şirketimiz olan Termo Center Isı San. ve Tic. Ltd. Şti. ile birlikte devam edecektir.

Size tek tavsiyem: Bencil olun.

tumblr_lhovw2kh8M1qz9b3ko1_500

Hadi moral bozmak yok canlanın biraz:

TED’le 21 Gün (7. Gün)

“Cameron Russell: Görünüş her şey değildir. İnanın, ben bir modelim.”

http://on.ted.com/CameronRussell

İnsanlar üzerinde bıraktığınız intiba önemlidir. Ancak abartmaya gerek yok, model değilseniz model ölçülerine sahip olmak için kendini hırpalamanın anlamı yok. Dergilerde billboard’larda gördüklerimizin hepsi “kurgu”, bunları istemeyin diyemem ama istemeseniz daha iyi olur daha doğru bir tabirle “hedefiniz onlar olmamalı” çünkü onlar uç örnekler ve zaten onları istememizin de bir sebebi var. İçgüdüsel olarak isteriz bir kere. Hepsinin bize doğrudan ya da dolaylı yoldan satılık ürünler/hizmetler aldırmak için var olduğunu unutmayalım.

Aslında insanlar en fazla güvenmedikleri yanlarının üzerini örtmek için çaba gösterirler. Mesela boyuyla ilgili sorunu olanlar topuklu ya da gizli topuklu ayakkabılar tercih ederler, kilo ile ilgili sorunu olanlar onları olduklarından daha zayıf gösteren kıyafetleri tercih ederler. Tabi ki imaj sadece kıyafetlerden ibaret değildir, davranış kalıplarımız ya da takıntılarımız da imajımızı oluşturur. Kilo problemi yaşayan kadınların göğüs dekoltesi tercih ederek, dikkati göğüslerine çekip başka kusurlarını örtmek için çabalamasını da takıntılar kategorisine alabiliriz. Elbette herkes kendini sağlıklı, varlıklı ve seksi göstermek ister. Zaten seksi göründüğünüze inandığınız zaman özgüveninizin en yüksek olduğu zamanlardır, inanın iş hayatında bu özgüvene ihtiyaç duyarsınız. Burada doğrudan seksapeli kullanmaktan bahsetmiyorum, seksi görünerek dolaylı yoldan kendinize özgüven aşılamanızdan bahsediyorum. Siz hiç çok seksi ama ezik yürüyen birini gördünüz mü, peki omuzları düşük yürüyen seksi birini gördünüz mü? Bunların hepsi birbirini tamamlayan ve imajı oluşturan unsurlar. Tabi burada saymakla bitmeyecek kadar unsur var, ilk aklıma geleni yazdım. (Bu arada bunların tamamen gözlemlerime dayandığını da belirtmek isterim, sosyoloji ya da psikolojiye olan ilgim “sadece merak”tan öteye geçmiyor.) İmaj, Russell’ın da gösterdiği gibi 5-6 saniyede değişebilecek bir şey. Gerçekte olmadığınız biri gibi görünmek size bir şey katmaz ancak elinizdeki değerlerin kıymetini bilip onları öne çıkarabilirsiniz.

Yeri gelmişken şunu da belirtmek isterim; “dış güzellik önemli değildir” gibi bir şeye inanmıyorum. Önemlidir çünkü en azından bakımlı olmak önemlidir. Güzellik size genetik olarak vurmuş bir piyangodur. Bu piyango kimine mankenlerde olduğu gibi nakite çevrilebilecek bir altyapı olarak vurur, kimine o kadar da nakite çevrilemeyecek kadar vurur (estetik vb. cerrahi operasyonları ihtimallerin dışında tutuyorum). Hani hep görürüz ya, bilmem kimin makyajsız hali “şok şok şok flaş flaş flaş olay olay olay” diye servis edilir, o makyajsız hali aslında sadece altyapıdır ve o insanlar bundan gocunmazlar. Bilirler ki öyle ya da böyle kamera karşısında olacakları zaman altyapı her zaman altyapı olarak kalır. O altyapıya bile sahip olmayanla, sahip olan bir olur mu? Elbette kendine baktığı zaman ortaya çıkanla değerlendirmek de var değerlendirmemek de. (Makyajsız öyle güzeli varsa zaten kaçırmayın derim.) Bu bir binanın kaba inşaatına bakarak çirkin olduğunu söylemek gibidir. Aynı şekilde, dıştan güzel ama içerden kötü de olabilir fakat öyle ya da böyle, sonuçta binanın dıştan görünüşü önemlidir.

fake-police-car--large-msg-1112875920-2

#tedle21gun’de bugün ne öğrendim: Görünüş her şey olmayabilir ama önemlidir çünkü “hissettiğimiz başarılarımızda ve başarısızlıklarımızda imajımız etkilidir.”

Bunları da bilin:


Lady sovereign-love me or hate me (SVCD) ile CaMGuY

TED’le 21 Gün (6. Gün)

Cesar Kuriyama: Her gün bir saniye

http://www.ted.com/talks/lang/tr/cesar_kuriyama_one_second_every_day.html

Sanırım az önce Ted’le 21 Gün deneyimimde şu ana kadar bana en çok “hadi” diyen konuşmayı izledim ama yine de her gün bir saniye çok kolay gibi görünse de bunu yapmak benim gibi üşengeç ve çabuk sıkılan biri için gerçekten zul geliyor. Evet, etkilendim, kalkıp günlük videolardan çekmek istedim. Aslında Vine ve Instagram’da da bunu yapabilirim. Yapsam mı, bilemedim. Hala kararsızım. Bayramlarda kuzenlerle küçükken çekilen videoları izlerken eğlendiğimizi düşündükçe insan gaza gelmiyor değil hani. Tabi bir o kadar da hastalıkların olduğu videolar var. Gel gelelim zihnim bunları unutmaya başlamadan buna başlasam iyi olacak. Ben bunu bir düşüneyim.

asmalikis2013

(Mesela bir fotoğraf düşünelim. Yaşlandığım zaman bu fotoğraf karesindeki insanların kaçını hatırlayacağım, onların bile acaba şu anda kaçı birbirini hatırlıyor? Ki bu sadece fotoğraf, video olsa daha kalıcı olurdu.)

#tedle21gun ’de bugün ne öğrendim: İlerleyen yaşlarda beynimize biraz destek çıkmak için her gün bir saniye video kaydı yapma fikri güzel. Üşenmesem iyi olacak.

TED’le 21 Gün (5. Gün)

“Seth Godin, Dilimlenmiş Ekmek”
http://www.ted.com/talks/lang/tr/seth_godin_on_sliced_bread.html

Uzun zamandır #occupygezi münasebetiyle gündemimden uzaklaşan #tedle21gun deneyimime kaldığım yerden Seth Godin ile devam ediyorum.

Aslında Seth demeden “Mor İnek” diyen biri olarak artık Godin’in Mor İnek’inden çok sıkıldığımı belirtmek istesem de adamın şu mor ineği her konuyla da örtüşüyor ya da bir şekilde konuyu oraya bağlıyor.

Özetlemek gerekirse ne yaparsanız yapın “Bunu kim umursayacak?” diye sormayı unutmayın. Ürettiğiniz şey her neyse dikkate değer olmalı (“be remarkable!”). Aslında fikir olarak dolaylı yoldan daha önce yazdığım “Apple ve Modern Pazarlama Anlayışının Başarısına Olan Katkısı”na da değinmiş. Bir moda yarat, niş olsun. Daha dar bir pazarda daha yüksek fiyatla satış yapmayı dene. Zaten geniş pazarda hem fiyatın düşük hem de algı olarak insanların ilgisini çekecek bir ürünün yok çünkü o geniş pazardaki tüketiciler senin ürününü görmemeye daha meyilli. Modan viral olarak yayılsın. O pazarda etkili olan insanları seç ve onları memnun et.

#tedle21gun ’de bugün ne öğrendim: Ürününü, çoğunluğa değil ona karşı takıntısı olan insanlara yani azınlığa pazarla. Onlar seni dinlerler. Bu onların ilgi alanına giren bir ürün.

keep-calm-and-be-remarkable-4

TED’le 21 Gün (4. Gün)

Jeff Smith: İş hayatına dair dersler… ama hapishaneden

http://on.ted.com/JeffSmith

Girişimlerin ya da Zihni Sinir projelerinin çıkış yollarının çoğu zaman “ihtiyaçtan” daha doğrusu “yokluktan” olduğunu duymuşsunuzdur. Smith, bu yoklukların en çok yaşandığı yerlerden biri olan hapishanelerdeki girişimlerin doğuşundan bahsetti. Mahkumlar dışarı çıktığında onlardaki bu girişimcilik potansiyelinin ve sürekli arayış içindeki o pratik zekanın heba edilmemesi gerektiğini vurguladı. Parayla bile satın alınamayacak bir tecrübeyi edinmiş bu insanlara, sadece mahkum gözüyle değil, bir de şu açıdan bakmak gerekir. Her girişimin bir riski vardır ve bahsi geçen mahkumların hepsi, aldıkları risklerin bedelini ödeyen girişimcilerdir. Risk ne kadar büyükse genelde getirisi de o kadar büyük olur.

#tedle21gun ’de bugün bunu sordum: Her türlü imkana sahip ve hayatında hiç zorluk çekmemiş birisinin risk alma potansiyeli nedir?

Tabi yine bu kısa öyküden sonra aklıma bir örnek geldi (farkındaysanız her TED konuşmasından sonra bir örnek geliyor aklıma ya da bir şeyler çağrışım yapıyor, enteresan ama oluyor, “aaa bak bu da var” derken buluyorum kendimi) 2012’de Ernst & Young tarafından “Yılın Girişimcisi” seçilen Ryan Blair. Daha önce içeri girip çıkan Blair, aynı zamanda 2011 yılında New York Times tarafından en çok satanlar listesine 3. sıradan giriş yapan Nothing to Lose, Everything to Gain: How I Went from Gang Member to Multimillionaire Entrepreneur kitabının da yazarıdır (daha sonra 1. sıraya da çıktı). Halen de Forbes’un yardımcı editörlerinden biridir. Blair, 9. Sınıftayken evi terkedip bir çeteye katılan, 16 yaşına geldiğinde ise 10 kez tutuklanan ve 4 yıl hapis cezası almış olan eski bir mahkum. Daha fazla detay vermeyeceğim, sizce de kitabının adı öyküsünü özetlemek için yeterli değil mi?9781591844037B

 

TED’le 21 Gün (3. Gün)

David Christian: Muhteşem Tarih

http://www.ted.com/talks/lang/tr/david_christian_big_history.html

Big-History-Timeline

Bir an David Christian’ın karşısında liseli ergenler gibi “Tarih niçin önemli ?“ diye gevşek gevşek sorduğunuzu düşünün. “Yumurtaya can veren Allah’ım” tadında başlayıp Büyük Tarih Projesi ile noktaladığı konuşmasında Christian özetle diyor ki; Evladım tarih önemli çünkü bize aktarılan mirası bizden sonrakilere daha iyi bir şekilde aktarabilmek için bize bahşedilmiş olan “iletişim” yeteneğini kullanmalıyız. Milyarlarca yılın birikimini kolektif öğrenme yoluyla bir sonraki nesile aktarmalıyız ki yeni nesil her şeyi tekrar tecrübe etmek zorunda kalmasın. Zaten insan ırkını farelerden vb. canlılardan ayıran en büyük yetenek de bu iletişim yeteneğidir, ki bu da kolektif öğrenmenin ve en büyük miras olan bilginin aktarılmasının önünü açar. İşte tarih ve tabi ki Büyük Tarih Projesi (Big History Project) bunun için önemlidir.

#tedle21gun ’de bugün ne öğrendim: Tarihini öğren. Senin en büyük mirasın budur.

Yeri gelmişken, Assassin’s Creed’de de genetik hafıza adı altında bunun bir benzeri işleniyor.

The_Animus_Interface

AC2Desmond

(Bir de şu var ki akıllara zarar: http://superb150.blogspot.com/2012/10/harvard-can-backup-your-dna-d.html)

TED’le 21 Gün (2. Gün)

Amy Cuddy: Vücut dilin benliğini şekillendiriyor.

http://tedle21gun.com/2013/05/22/amy-cuddy-vucut-dilin-benligini-sekillendiriyor-12/

İlk başta bildiğimiz beden dili ile ilgili bir konu bekliyordum ancak sonradan konu güce gelince daha da merakla izledim. Güçten ziyade motivasyonla da alakalı olduğunu düşünüyorum çünkü daha güçlü olmak, kendimizi bunun için motive etmek yine bizim elimizde ve bunu fiziksel müdahalelerle de yapabilir, benliğimizi etkileyebiliriz. Bir görevi başarmak ya da bir sorunu çözmek için kendimize inanmamız yeterli. Tabi ki konu bu kadar basit değil. Duruşumuzun benliğimizi etkilemesinden önce testesteron ve kortizol seviyesindeki dengeyi öğrenmemiz gerekiyor. Hormon kısmını da geçtim, bunları kasıtlı olarak yaptığımız zaman bunun suni bir değişim olduğunu biliyor olmamız bizi durdurabilir. Fakat faydasını gördüğümüz sürece, bedenimiz ve zihnimiz buna alışana kadar devam ettirmeliyiz. Tek bir maçı kazanan bir galip gibi değil, her zaman gerçek bir şampiyon gibi davranmalı. Bir de “ben bunu yapabilirdim ama fırsat tanınmadı” gibi kalıplara da tıkılıp kalmamak gerekiyor. Sen zaten bunu yapabiliyorsan, yapabileceğini herkese göster, kimse sendeki potansiyeli keşfetmekle yükümlü değil.

#tedle21gun ’de bugün ne öğrendim: Başardıysan bunu şampiyon gibi davrandığın için değil öyle olduğun için gerçekleştirdin, aslında hep şampiyondun ama farkında değildin ve inanmıyordun çünkü duruşun yanlıştı. Güçlü dur.

tumblr_l860v7HU1Z1qakxgpo1_500

TED’le 21 Gün (1. Gün)

Ken Robinson: Eğitimin ölüm vadisinden nasıl kurtulunur

http://tedle21gun.com/2013/05/20/ken-robinson-egitimin-olum-vadisinden-nasil-kurtulunur/

Başta TED´le 21 Gün’e başlamadan önce “ben bunu kesin savsaklarım” diye düşünüyordum çünkü video izlemek değil yazı yazmak, hele ki benim gibi sitesine iki ayda bir yazı yazan biri için zul geliyordu. Sonra yine malum uykusuz birkaç günün ardından 12 saat uyuma fırsatı buldum, uyanır uyanmaz “TED!”e başlıyorum dedim. PC başına geçtim ve ilk video ile başladım.
TED´le 21 Gün deneyinin ilk videosunda “Ken Robinson: Eğitimin ölüm vadisinden nasıl kurtulunur”u izleyerek başladım. “Sir” ne diyor kısaca yorumlayayım. Aslında yorumdan çok alıntı içeren bir yazı olduğu için tam anlamıyla yorum diyemem hatta bunun kısa olduğunu da söyleyemem. İyisi mi ben size araya yorum da katarak izlediğimi anlatayım diyeyim öyle anlaşalım. Sonra bunun Creative Commons’ı falan var yanmayalım.

Eğitimi iyileştirmek için zaman ve para harcanıyor ancak bunlar yanlış yönde ilerliyor. Bir şeyler yapıyoruz ancak eylemlerimizin sorunlara gerçek çözümler sunmadığının farkında değiliz. Her gün eğitim adı altında öğrenmeden uzak politikaları konuşuyoruz ama asıl mesele öğrenme modelinin kişiye uygun, daha serbest olduğu yöntem.

Sir ABD’deki “okulu bırakma oranından” bahsederek, okulu bırakanların geri dönmesi halinde (ki bu %60 yer yer %80) ABD ekonomisine 10 yılda (yaklaşık) bir trilyon dolar net kazan sağlanabileceğini söyledi. Buraya kadar her şey normal çünkü burada ne olduğunu biliyoruz. Bilinmeyen kısım ise okulu bırakmayan %40’a ne olduğu. Bu %40 içinde; okulunu sevmeyenler, okula zorla gidenler, okulundan zevk almayanlar, okulun ona ne verdiğini bilmeyenler ve gerçekten de okuldan bir fayda görmeyenler var. Robinson, üç temel prensipten bahsetti.

“İnsanlar doğaları gereği çeşitlidir.”

Robinson ABD’deki No Child Left Behind (Hiçbir Çocuk Geride Kalmasın) hareketine değindi, bu hareket teoride okulu bırakma oranını azaltmak için doğru görünse de pratikte yanlıştı. Robinson’a göre bu hareket “çeşitliliğe” değil “benzerliğe” dayanıyordu. Herkesi bir kalıba sokup, kalıbın dışına çıkmaya çalışanları çoğunluğa uymadığı için sistemin dışında bırakan bir yöntemle eğitim sürdürülebilir miydi?

Kimseyi geride bırakmayan, kucaklayıcı bir hareketin standardizasyon gerektirmesi fikri enteresan. İnsanlar çeşit çeşitse öğrenme de çeşitlilik odaklı olmalı, benzerlik odaklı öğrenme modeli daha baştan kampanya ile çelişiyor (ki burada “model” de doğru bir kelime gibi görünmüyor da neyse). Videoyu izleyenler konuşmaya niçin “ironi” ile başladığını anlayabilirler. Hiçbir çocuk geride kalmasın iyi hoş da ilerlemek için çocukların hepsini aynı standarda sokmanın gerekli olduğu fikri nereden çıktı? Bu insanın doğasına aykırı. Sen okulda çocuğa dar bir kulvar yaratıyorsun sonra burada özgürce koş diyorsun. Kulvarını genişletmek için yapılabilecek bir şey maalesef yok. Zaten kulvarın dışına çıkıldığı zaman başarı ya da başarısızlık değerlendirilemiyor. Çocuk bir anda “tasnif dışı” sayılıyor. Hani hep beraber ilerliyorduk geride çocuk bırakmıyorduk? Her çocuğu olduğu gibi, çeşitliliğiyle kabullenmelisin, “sistemin sana verdiği imkanlar bu kadar” diyip çocuğun önüne dar bir alan koyup orada koşmasını beklemek yanlış. Bir de sistemin sayısal derslere odaklanma gibi bir sıkıntısı var. Bunlar elbette önemli ama yeterli değil. Sosyal gelişim de önemli, sanat, beden eğitimi vb. dallar beyinde erişilemeyen noktalara erişimi sağlar. Bu, yaratıcılığı geliştirir.

“Merak”

Hayal gücü, merak, bunlar çocuklarda küçük yaşta teşvik edilmesi ve keşfedilmesi gereken özellikler, bunu yakalayabilen çocukların öğrenme kabiliyeti daha yüksek oluyor. Sir burada “Merak başarının motorudur” diyor. Burada öğretmenler devreye giriyor, bu özellikler teşvik edilebildiği gibi bastırılabilir de. Öğretmenler hali hazırda kitaplarda olan bilgileri öğrencilere aktarmaktan ziyade, öğrencilerin bu özelliklerini ateşleyebilmeli. Robinson, burada eski bir arkadaşının deyişinden bahsetti (hatta o kadar eski ki ölmüş ve ölü olduğu için eskimeye devam eden ahaha); “yapılan iş ve başarma hissi arasındaki fark.” Öğretmen bir sınıfın öğretmenliğini yapıyor olabilir. Ancak o sınıfta bir şeyler öğrenebilen hiç kimse yoksa öğretmen sadece öğretme göreviyle meşguldür, gerçek anlamda öğrenmeyi sağladığını söyleyemeyiz. Öğretmenin rolü, öğrenmeyi sağlamaktır. Bunu neyle sağlarsa sağlasın. Öğrenme ağırlıklı olmalı, ölçme ağırlıklı değil. (Burada aklıma Deniz Gökçe geldi, kendisi hocam olur ki burada aldığım “hizmeti” değerlendirme ve yorumlama hakkına sahip olduğumu düşünüyorum. Kendisi bu tanıma göre sadece hocalık yapmakla meşgul -okul dışındaki danışmanlıklarını saymıyorum-. Dandik, ego dolu, doyumsuzluk temalı hikayelerin yanı sıra, ortalama almak, türev almak vb. temel şeyleri bize “aktarmak”tan farklı bir şey yapıyor muydu? Hayır. İşini hakkıyla yapan biri olduğunu düşünüyor musunuz? Bir de sizin o dersten geçmenize ya da kalmanıza o karar veriyor. “Ben yapabiliyorum” ya da “yapamıyorum”un kararını lütfen aldığınız iki tane kıytırık notla belirlemeyin. Derslerin bittiği bugün yani 21.05.2013 Salı günü bunu unutmayın Sayın Mezun Adayları.)

“İnsanoğlu doğuştan yaratıcıdır.”

Robinson, Finlandiya’nın eğitimde beşeri bilimleri kapsayan bir yaklaşıma sahip olduğunu ve standartlaştırılmış sınav sistemleri olmadığını söyledi. “Finlandiya’da okuldan ayrılma oranları hakkında neler yapıyorsunuz?” diye soran bir Amerikalı’ya verilen cevap ise gayet doğaldı; “Bizde okuldan ayrılma yok. Neden okulu bırakasın ki? Eğer insanlaırn sorunları varsa onlara çabucak ulaşırız ve onlara yardım edip destek oluruz”.

Öğrenci öğrenme işini yapan, öğretmen de öğrenciye bu kutsal imkanı sağlayan kişiymiş gibi lanse ediliyor. Bu yanlış. Öğrenci öğrenmeli, sistem merakı, çeşitliliği, yaratıcılığı desteklemeli, öğretmen de bu koca sistemin parçalarından sadece biri olduğunu bilmeli.
Robinson, aynı zamanda bunun gerçekleşmesine olanak sağlayan bir sistemin “alternatif” eğitim sistemi olarak adlandırıldığını, aslında sistemin olması gerektiği gibi olduğu takdirde bir “alternatife” zaten ihtiyaç duyulmayacağını belirtti.

Gelelim başlığa anlamını veren Ölüm Vadisi’ne: Robinson’ın anlattığı hikayeyi size özetliyorum. Ölüm Vadisi (Death Valley), ABD’nin en sıcak ve kurak yeri. Yağmur olmadığı için orada hiçbir şey yetişmez. 2004 yılı kışında vadiye kısa bir süre yağmur yağar ve 2005 baharında vadinin zemini bir süreliğine çiçeklerle kaplanır. Demek ki, Ölüm Vadisi ölü değil, uyku halindedir. Yüzeyin hemen altında uygun şartların oluşmasını bekleyen “ihtimal tohumları” var. Organik sistemlerde eğer uygun şartlar sağlanırsa, yaşam kaçınılmazdır.

Robinson hikayenin ardından sonuca geçti, bunu da kelimesi kelimesine yazıyorum ki yukarıdakilerle arasındaki ilişkiyi tam olarak anlatabilmiş olayım. “Bir yeri alın, bir okul, bir bölge, koşulları değiştirin, insanlara farklı bir olasılık anlayışı, farklı beklentiler, geniş olanaklar sağlayın, öğretmenlerle öğrenciler arasındaki ilişkiyi besleyin ve ona değer verin, insanlara yaratıcı ve yaptıkları işlerde yenilikçi olma hoşgörüsünü sağlayın. Bu sayede bir zamanlar verimsiz olan okullar hayat bulsun. Büyük liderler bunu bilir. Eğitimde liderliğin gerçek görevi -ve bence bu ulusal seviyede, eyalet seviyesinde ve okul seviyesinde de geçerli- emir vermek ve idare etmek değildir ve olmamalıdır. Liderin gerçek görevi ihtimal iklimi meydana getirecek bir iklim oluşturmaktır. Eğer böyle yaparsanız, insanlar bunun üstesinden gelecekler ve hiç beklemediğiniz ve hayal edemeyeceğiniz şeylere ulaşacaklar. Benjamin Franklin’in çok güzel bir sözü var: Dünya’da üç çeşit insan vardır; harekete geçmeyenler, bir şey elde etmeyen, elde etmek istemeyen insanlar, ulaşmak için hiçbir şey yapmayacak olanlar. Harekete geçebilecek olanlar, değişime olan ihtiyacı görenler ve dinlemeye hazır olanlardır. Harekete geçen insanlar vardır, bir şeyleri gerçekleştiren insanlar. Eğer daha çok yüreklendirebilirsek hareket meydana gelecektir ve eğer hareket yeterince güçlüyse, kelimenin tam anlamıyla devrim olur. Ve bizim de buna ihtiyacımız var.”

#tedle21gun ’de bugün ne öğrendim: Eğitimde yaşanan sorunlara kalıcı çözümler üretebilmek için doğru yerden bakabilmeliyiz. Eğitim sistemi, bir fabrikanın üretim bandı değildir. Bu organik sistemi iyileştirmek için doğru örnekleri uygulamalı ve bir an önce harekete geçmeliyiz.

Ayrıca yeri gelmişken: http://fox-actors.blogspot.com/2012/11/death-valley-blooms.html

death-valley-in-bloom-with-wildflowers-after-an-extremely-wet-year

Müslüm Baba IN – Andrew Mason OUT

Mart ayı tuhaf başladı.

Önce sabahtan Müslüm Gürses’i “gömdük”. Gömdük diyorum çünkü yaşayan birini yine sosyal ağlarda canlı canlı gömdük, hemen fotoğraflar paylaştık videolar paylaştık, ağıtlar yaktık, yok ağıt yakmadık aslında ama hemen hashtag’ler türettik, TT olduk. Bu vesileyle basınımızın ne kadar bilgi kirliliği içinde yüzdüğünü bir kez daha görmüş olduk. Aslında olaya bön bön bakıp sadece kenardan “gaza gelmeyin” tweet’leri atanların da kendini gaza gelmiyor sanması başka bir gerçeği daha ortaya çıkardı, o da bu gaza gelme olayının bir sebep mi yoksa sonuç mu olduğunu kimsenin bilememesiydi. Yani çok güvendiğimiz için mi bu kadar çabuk reaksiyon veriyorduk yoksa güvenmediğimiz için mi orası hala muamma. Gel gelelim, insanlar bunları 15 dakika gibi kısa bir sürede TT yapabildiğine göre, asparagasın bile kendi içinde bir güven mekanizması olduğunu göz ardı edemeyiz. Nihayetinde felaket tellallarının yanı sıra, o tellallara sadece güven duyan ciddi bir kitle de var. Bu kitle sorgulamayı öğrenir mi, bunu zaman gösterir. Bu konuyu daha fazla uzatmadan gerçekten canlı canlı gömülen ikinci isme geçiyorum.

Cuma sabahı tam da sosyal ağlarda “Baba” daha ölmeden üstüne toprak atmaya başlamıştık ki, Sosyalmedya.co’dan bir haber geldi (http://sosyalmedya.co/groupon-ceosu-andrew-mason-kovuldu ). Groupon CEO’su Andrew Mason kovulmuştu. İşin en göze batan tarafı ise Mason’ın kendi kurucusu olduğu şirketten kovulmuş olmasıydı.

İlk başta ne kadar kulağa nahoş geliyor değil mi? Kendi kendine empati yapıp “Ben kurdum ulan o şirketi, ben kurdum siz kimsiniz? Siz kim köpeksiniz beni benim kurduğum şirketten kovuyorsunuz!” diyenleri duyar gibiyim. Tabi bu empati sürecini çok uzatmadan, aile şirketlerinden kurumsal tabana doğru çekersek, bu işin doğası gereği böyle olması gerektiğini de tahmin edebiliyorsunuzdur.

Groupon 2008 yılında kurulduğuna göre Mason’ın CEO’luğu düz bir hesapla 4,5 – 5 yıl sürdü diyebiliriz. (Groupon’un Türkiye’deki adı Şehir Fırsatı. Şimdi ne yapar bu şirket diye uzun uzun anlatmayacağım arama motorlarında sizi tatmin edecek cevapları bulabilirsiniz.) Groupon üzerinden Mason’ın başarılı ya da başarısız olduğu kanaatine varmak bizim haddimize olan bir konu değil, en azından böyle bir kanıyı ben sizlerle paylaşırsam hata ederim. Nihayetinde, Groupon’un Yönetim Kurulu, Mason’ın Groupon’daki CEO’luk görevine son vermeden önce şirketin elde ettiği pek çok başarı da mevcut. (Bu arada az önce yanlış yazarak grouporn yazdım, bir an düşündüm “off yazının başlığı grouporn olsa efsane hit alır” dedim ama sonra WSJ stajyeri olmadığımı farkettim.)

Haberin devamında detaylı bir şekilde kovulma öyküsünü okuyabilecek olmanızın yanı sıra Mason’ın çalışanları için “nasılsa bu başka bir yerlerden öyle ya da böyle sızdırılacak, bari önce benden duyun” niyetiyle Jottit’te kaleme aldığı (ki Jottit aslında bir blog’dan ziyade insta-wiki diye tabir edilir – https://www.jottit.com/v5wux ) yazısını da incelemenizde fayda var diye düşünüyorum. Yazıyı okuyunca “vay anasını sayın seyirciler” diyenler de olacaktır, onları sakin olmaya davet ediyorum. Merak etmeyin, adam her şeyi olgunlukla karşılamış ve demiş ki;

“4,5 yıldır Groupon CEO’su olarak görev yapıyorum ve artık aileme daha fazla zaman ayırmaya karar verdim” gibi bir klişeyle dalga geçerek sözlerine başlamış. Aslında yazı “Bugün kovuldum.” dediği yerden başlıyor. “Eğer nedenini merak ediyorsanız… sanırım şirkette neler olduğu konusunda bir fikriniz yok” gibilerinden bir geçirmeyle de bunun bir sürpriz olmadığına gönderme yaparak çalışanlarının şaşırmış gibi yapmasının da önüne geçiyor. Yani, “kardeşim beni niçin kovmuş olabilirler, sen şirketin çalışanısın, tabi ki niçin olduğunu biliyorsun, rakamlara bak, beni kovmayacaklar da seni mi kovacaklar” empatisini yapanlara 10 puan gitti bile. Yazıda dikkatimi çeken birkaç nokta var. İlki; “You deserve the outside world to give you a second chance. A fresh CEO earns you that chance…” Burada verilmek istenen mesaj aslında şu, “Ben egosuyla şirketi yöneten bir CEO olsaydım herkesi tek tek kovabilirdim ama yaptığım şeylerin farkındayım” – öte yandan çalışanlarının Yönetim Kurulu ile ne kadar verimli çalıştıklarını da gördüğünü ekliyor-. Rakamların işaret ettiği başarısızlık için çalışanları sorumlu tutmak yerine, egosunun gerçeklerin üstüne çıkmasını engelleyerek, herkesin ikinci bir şansı hakettiğini ve yeni bir CEO’nun bunu onlara sağlayabileceği kanaatine vardığını vurguluyor.

İkincisi de yazının en son paragrafında; “Have the courage to start with the customer”. Bakın bundan çok sağlam bir “meme” olur, demedi demeyin. Araya yorum katarak son paragrafın üstünden geçiyorum. Sonunda da yine fırsatlar sunan bir site mottosu koyarak hem elveda edip hem de peptalk veriyor.

“My biggest regrets are the moments that I let a lack of data override my intuition on what’s best for our customers. This leadership change gives you some breathing room to break bad habits and deliver sustainable customer happiness – don’t waste the opportunity!”

“En büyük pişmanlığım azıcık verinin (aslında buradaki veri eksikliğini iç güdülerden yoksun veriler olarak yorumlayınca daha güzel gibi, ya da siz kendiniz evirip çevirin işte) müşterilerimizin ne istediğine dair içgüdülerimin üstüne çıkmasına izin verdiğim anlardı. Bu liderlik değişikliği biraz nefes almanızı, kötü alışkanlıklarınızdan kurtulmanızı ve “sürdürülebilir müşteri memnuniyeti” sunmanızı sağlayacaktır – bu fırsatı kaçırmayın!”

Sen önündeki üç beş veriye bakma, müşteriye dokun, müşterinin eline ürününden bir parça ver ve gözlemle, bak bakalım ne yapıyor, gözlemle. Bunu önüne hazır gelen verilerle yapamazsın. Müşterilerinin deneyimlemesini sağla ve içgüdülerine kulak ver, kendini onların yerine koy.

Groupon, 2010 yılında Google’ın 6 milyar dolarlık teklifini reddettiğinden beri iflah olmadı gibilerinden konuşanlar da yok değil. Ancak Google teklifi ile Groupon Yönetim Kurulu’nun başından beri teklif üzerinde hemfikir olamadığı konular olduğunu gerek Mashable’da gerek Businessinsider’da okuduk. Öte yandan basında cirolarının 500 milyon $, 1 milyar $, 2 milyar $ diye kopup gittiği haberleri yer alırken Groupon’un 6 milyar dolarlık bir teklife atlaması beklenemezdi. Groupon’un bugün demode olmasının yanı sıra, moda olduğu zamanlarda ise kendini “gerçekten özel bir şeyler yapan” bir şirket gibi görmesi daha makul bir sebep gibi görünüyor. O teklifin reddedilmesi öngörülen rakamların değil, bir zihniyetin ürünü ve bu görüşü en iyi besleyen sebeplerin de her gün yüzlerce klon (çakma, sahte diyelim) Groupon sitesinin doğması olduğunu unutmamak gerek (toplamda binlerce site yapıyor). Zira Groupon 12 milyar dolar ile halka açıldı ve aylık cirosu 11 milyon dolardan 89 milyon dolara çıktı. Tabi işin sürdürülebilirlik kısmına girmemize fırsat bulamadan Groupon patladı.

Mason ve 4,5 yıllık Groupon macerası üzerine insanlar bazı beklentiler içine giriyor, ilki Harvard Business Review beklentisi tabi ki, o olmazsa olmaz. İkincisi de ben buradan ne öğrendim? Asıl bunu sorgulamalısınız. Kendi açımdan düşünecek olursam ben yukarıdaki tecrübeye sahip bir CEO ile çalışmak isterdim, en azından onu işe almak isterdim. E tabi, günün sonunda tecrübeli “bir büyüğe danışmak lazım”.

(Bu arada Baba’ya acil şifalar. Sev ya da sevme içini titreten birkaç şarkısını bulursun dinlersen, denemeye değer. Müslüm Baba ile başlayıp Andrew Mason ile biten bir yazı okudunuz, ben olsam diğerlerini okumam ahaha)

Edit: Müslüm Gürses bu yazıdan iki gün sonra tedavi gördüğü hastanede vefat etti.

PHED101

PHED101 Pheed’e Giriş
(Introduction to Pheed)

Hemen özetleyeyim.

Pheed nedir?

Pheed yeni bir sosyal ag. Unlulerin kanallarina abone olup, beslemelerini zaman cizelgenizde gorme olanagi sagliyor.

Pheed ‘e Facebook hesabinizla, Twitter hesabinizla ya da mail adresinizle uye olabilirsiniz.

Pheed ‘den Facebook durum guncellemesi yapmak ve Twitter’a tweet gondermek mumkun.

Pheed’de ayni zamanda bazi kanallar icin aylik (ya da baska vadelerle) abonelik ucreti odemek de gerekebiliyor.

Paylasimlarini degerli buldugunuz birine abone olmak icin aylik 3-5 dolar oder misiniz? Pheed’in asil olayi bu.

Kanallarin resmi olmasi sahte hesap secenegini en aza indiriyor.

Pheed’de kanal sahipleri beslemelerini derecelendiriyor. Genel, 13 Yas Uzeri ve Kisitlanmis olarak derecelendirebilirsiniz.

Su anda unlu pesinde kosan biri olmadigim icin Pheed bana pek cazip gelmedi, ancak arkadaslarim kullandikca bu durum degisebilir.

Pheed ile farkli turlerde paylasimlarda da bulunmak mumkun.

Pheed kanalından tanıtım yapmak ne kadar etkili olur tartışılır. (tüketim alışkanlıklarımızı ölçelerek kanal önerisi yapmıyor.)

Pheed’i kurcaladıkça başka özellikler de çıkıyor ama çok büyük katma değer yaratan şeyler değil, kendiniz deneyimlersiniz artık onları.

Pheed’de gözüme çarpan bir detay da, kanal sahiplerinin istemedikleri takdirde gönderilerinin zaman bilgisini paylaşmaması.

Pheed’de bir gönderide gönderi tarihi yer alırken, başka bir gönderide tarih bilgisi göremeyebilirsiniz.

Bir de Pheed İngilizce’deki Feed* kelimesinden türemiş. özel bir anlamı yok.
(*Feed, besleme demek. Gerçi biliyorsunuzdur da işte blabla)

Pheed’deki “keepers”ı Twitter’daki favoriler olarak düşünün.

Pheed farkı nedir? Mesela şu anda abonesi olduğum DJ Lethal’ın Soundcloud ‘da paylaşmadığı ama Pheed ‘de paylaştığı bir parçayı indirdim.

Pheed ‘deki beslemeler için “Sevdim”, “Sevmedim” (Facebook’un aksine), “Bunu Sakla” (Keep This – yani Fav. ekle), “Hashtag Ekle” diyebilirsiniz.

Pheed ‘deki “I don’t love this” butonu ünlülerin “hater”ları için özenle düşünülmüş. Ancak ürün pazarlama için sıkıntı yaratabilir.

Yeni sosyal ağ Pheed ‘i size özetledim.
Kanalınızı açınca kanalıma abone olmayı unutmayın https://www.pheed.com/mehmetcanyilmaz

Evet, karadan.

Bazen insanlardan çok mu şey istiyorum diye düşünüyorum.

Ben bu iş böyle yapılır diyorsam ve onun olacağına inanıyorsam, bu insanların sorgulaması için değil, yapması içindir. Ben zaten hedefim için öyle ya da böyle altından girer üstünden çıkar oraya ulaşırım. Sen şunu düşün; bu süre zarfında yapman gerekeni bıkbıkbık sorgulamak yerine, senden bekleneni yaptın mı yapmadın mı? Senden imkansızı isteyen, yetilerinin üzerinde işler isteyen oldu mu?

Ben bu şekilde olacak diyorsam, bunu demeden önce 10 kere düşünüyorum zaten. Ben söylerim, siz yapın, sadece yapın. Ben öyle olacak diyorsam, siz de gemileri karadan yürütmeye hazır olun. İnanmakla ve istemekle alakalı bu. Denemen lazım. Denemeden bilemezsin. Sorgularsan, oyalanırsan, sürecin başına dönersen ilerleyemeyiz. Zaten bunu kör bir şekilde yapmıyoruz. Sonuçları ve bedelleri belli.
Sen yapabilecek yetenekte misin değil misin benim için o önemli, hangi okulu hangi dereceyle bitirmişsin banane, senden isteneni yapabiliyor musun onu göster, ben de CV’sine göre adam almayı biliyorum. Önemli olan senin gibi bir enstrümanı doğru yerde kullanabilmem. İnisiyatifse inisiyatif de tamam. Sen en iyi neredeysen ben seni oraya koymakla ve yeteneklerin çerçevesinde görevler vermekle mükellefim. Ben yapabileceğimize inanıyorum, delilik falan değil, gemileri karadan yürütmek de bir seçenektir, o yüzden yeri geldiğinde gemileri karadan yürütmeye hazır olun.

GotYa! Face Trap!

Geçen gün Android’de herşeyin bedavasını yüklemeye alışmış biri olarak paraya kıydım 2,55 $ ödeyerek GotYa! İsimli uygulamayı satın aldım. Ahanda linki de burada:
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.myboyfriendisageek.gotya
(bu arada Google Play’de “myboyfriendisageek” kategorisinde olması da çok manidar)

Bu uygulama ne mi yapıyor?

Telefonunuzu kurcalayanlar ya da çalanlar hakkında biraz daha ipucu veriyor.

Nasıl mı? Az sonraa!

Öncelikle ekran kilidiniz için bir yöntem seçmeniz gerekiyor.

Bu yüz tanıma olabilir, bir şekli çizme olabilir, pin ya da belirlediğiniz başka bir şifre olabilir, size kalmış.

(Kurulumu bu kadar. Aslında detay da verirdim ama gerek yok.)

Bunu ilk yüklediğimde telefonu arkadaşlarımın eline tutuşturup ekranı açmaya çalışın dedim.

Şifreyi yanlış girdiler, girdiler, 5 kez yanlış girdiler, telefon bloke olmadı (30 saniye beklemeye aldı kendini), sonra bir beşlik hata serisi daha, böyle devam etti.

GotYa! arkadaşlarım şifreyi her yanlış girdiğinde, telefonun öndeki kamerasını kullanarak onların fotoğrafını çekti, daha sonra GPS koordinatları (ve sapması) ile birlikte belirttiğim mail adresine gönderdi. Bunu her deneme için eksiksiz olarak yapmaya devam etti.

Dahası, isterseniz GotYa! ‘daki “failed login”lerinizin anında Facebook zaman tünelinize de gönderilmesini sağlayabilirsiniz! (Benim telefonumu yürüten –ya da daha sonra bir şekilde elde eden- resimdeki bu şahıs, şu tarih ve zamanda, şu koordinatlarda görülmüştür diyerek Facebook zaman tünelinizden paylaştığınızı düşünün.)

Bu arada ışığın az olduğu ortamlarda GotYa! telefonun ekranını beyaz yaparak ortamdaki ışığı artırarak fotoğraf çekmeyi de ihmal etmiyor.

Aynı zamanda SIM kart değiştiğinde de telefona takılan yeni SIM kartın IMSI numarasını (International Mobile Subscriber Identity) da yine koordinatlar ile birlikte bana ait olan hatta sms ve yine benim belirttiğim adrese mail göndererek bildiriyor.

Telefona yeni SIM takıldığında gelen SMS şu şekilde;

“SIM changed! IMSI=28601XXXXXXXXXX http://maps.google.com/maps?q=4X.000000,2X.0000000 (fix with 47 m. Accuracy @ 12:08:43)” *IMSI’nin 28601 kısmını paylaşmakta bir sakınca görmedim, 28601 Turkcell’in SIM kartı olduğu anlamına geliyor. Bu arada yeri gelmişken IMSI ile SIM kartlara müdahale eden IMSI Catcher gibi telefon dinleme yazılımlarıyla da kendi telefonunuzu dinleyebilirsiniz bile.Yeter ki IMSI numarası olsun zaten IMSI’sini biliyorsanız telefon dinleme cihazı gibi kullanılabilir.

Bu arada telefonu eline alan kişinin fotoğrafını çekmek için şifreyi illa ki yanlış girmesi gerekmiyor. ”Screen Trigger” özelliği ile şifre girmek için ekran kilidi her açıldığında da fotoğraf çekmesini sağlayabilirsiniz. SMS ile komut, remote SMS komutları için reddetme mesajı gibi özellikler de mevcut. GPS koordinatları için de sapma oranını siz belirliyorsunuz. Yine opsiyonel olarak fotoğraf çekmesi için ön ya da arka kamerayı seçebilirsiniz.

Bu uygulama, tercihen ön kamerası olmayan, bataryası çıkabilen, ekran kilidi açılmadan kablo ile veri iletişimine izin veren (ya da bu tür ayarlara sahip), GPS koordinatlarını doğru dürüst tespit edemeyen telefonlarda düzgün çalışmaz. Çalışsa da bir aksilik durumunda beklentilerin altında kalabilir. Yeri gelmişken, GotYa! yı dizüstü bilgisayarınıza da kurabilirsiniz.

İstediğiniz zaman devre dışı bırakabileceğiniz bu uygulamayı; bence bataryası çıkmayan, önde kamerası bulunan ve koordinatları anında tespit edebilecek marifette bir telefona sahip olan herkes edinmeli.

Adamsınız Ya!

Ben duyarsızlığın bu kadarını anlayamıyorum.

Adama diyorum ki, bir insan hastanede ölüm kalım savaşı veriyor, kan lazım, şunu duyur, retweet et (yeniden tweet’le), onbinlerce takipçine ulaştır. İlla sana git kan ver diyen yok, sen duyur, bir duyan bir ilgilenen kanı uyan çıkar elbet, sen RT etmezsem ben RT etmezsem nasıl bulunacak bu kan?

Hiç kendinizi onların yerine koydunuz mu bilmiyorum ama hiç kolay değil. Aynı duruma siz de her an gelebilirsiniz, ha aranızda cennet müjdelenmiş olan varsa bilemem ama bu kadar rahatlık hoş değil. Bu duyarlılık tabi bir zorunluluk da değil ama hiç empati yapmayı denemez mi bir insan?

Herşey sizin/bizim twitter’da yazdıklarımızın çoğunda olduğu gibi güzel, bizi eğlendiren şekilde olmayabilir. Ne çıkar yani onbinlerce takipçiye ulaşan ünlüler, fenomenler şunları yeniden tweet’lese, ben inanmıyorum bunların insan olduğuna. Eften püften konuları Trending Topic haline getiriyoruz ama biraz empatiyi biraz duyarlılığı insanlara çok görüyoruz.

Onbinlerce takipçiyi insan niçin kullanır? Ne işe yarar bu insanlar? Yazdıklarınızı okurlar gülerler paylaşırlar. Çok geniş bir etki alanına sahip olan fenomenlerin, ünlülerin bu konuda pasif kalmasını iyi niyetten uzak olarak nitelendiriyorum. Tabi suistimal edilen bazı kampanyalar da yok değil ama kan duyurusu diyorum, engelliler için bir imkan var bunu paylaşın diyorum, kimse sallamıyor, istediğim reaksiyonu almıyor.

Çıkıp birini itin g*tüne soksam, ona buna laf çaksam, yüzlerce RT alıyor, ben anlamıyorum. Adam bir hayır işleyecek, 10 saniyesini bile almayan bir hareketle onbinlerce kişinin zaman çizelgesine o duyuruyu düşürecek ama yapmıyor. İsim vermek istemiyorum ama o onbinlerce takipçiyi g*tünüze sokun. Duyarsızlığınızdan, bencilliğinizden gına geldi, bıktırdınız, kendinizi parçalayın demiyoruz, para da istemiyoruz, kan lazım diyoruz, bak engelliler için bir hizmet var bunu yayalım insanlarımız bilsin diyoruz, hayvanlara işkence yapıyorlar diyoruz, yok arkadaş, duvar oluyor adam, sıfır reaksiyon.

Her gün kendi kurumunun reklamı için türlü türlü yalanları yüzbinlerle paylaşanlar, kendileri bir engelli adayı, bir hasta adayı değilmiş gibi burnu kaf dağında geziyor. Sorsan yüzde doksanı müslüman bir ülkede, vicdanın ne olduğunu bilen(!) bir ülkede yaşıyoruz. Yahu o beğenmediğimiz liseli ergenler bile bu koca koca adamlardan daha duyarlı davranıyor. Şimdi sorarım kim kalıbının adamı? Kim daha eli açık? Kim daha duyarlı, sadece reklam yapan ünlüler mi yoksa yirmi tane takipçisi bile olsa onlara yeniden tweet’leyerek elinden geleni yapanlar mı?

Kaldı ki bu işin sadece Twitter ayağı, diğer ağları saymıyorum bile. Bir insan kendisine para ya da seks olarak dönmeyen şeylerle ilgilenmiyorsa onların gözümde hiç bir değeri yoktur. O yüzbinlerce takipçisini de çeyizine saklasın belki bir gün lazım olur.

Bir de bunu söylediğim zaman kızanlar var, kızın kardeşim kızın, banane, sen bu duyarlılığa sahip değilsen zaten beni takip de etme, benim takipçi biriktirme gibi bir huyum yok, bana aktif kullanıcılar lazım, kenarda süs diye durması için Twitter hesabı almış adamdan banane (hatta kendi ağımın istatistiklerinde etkinlik yüzdesini düşürdüğü için onlar zararlı bile).

Bencil insanları sevmiyorum, bir insan ne kadar hayırseverse benim için o kadar adamdır, kime ne yaparsa yapsın, mazlumun, düşkünün, ihtiyacı olanın yanındaysa (ki biz bunu bilebiliriz de, bilmeyebiliriz de) bu benim için yeterlidir.

Bir insan ağında onbinlerce kullanıcıyı barındırıyor ama hayvan haklarına, insan haklarına, engellilere, hastanede yaşam savaşı verenlere vb. durumlara karşı kendini hiç ama hiç sorumlu hissetmiyorsa, benim onla işim olmaz, olamaz. Paranın satın alamadığı şeyler için menfaat gözetenlerle de işim olmaz, olamaz. 250 gr. vajina için kırk takla atan adamlardan, iki adonis görecek diye milletin ağzına düşenlerden tabi ki bunları beklemek de ütopya olur ama bunu okuyan bir kişide bile farkındalık yaratabilirsem ne mutlu bana. Don Kişotluk da değil bu, insansın sen yahu, böyle şeyleri sana söylediğimde suratıma boş boş bakacaksan duvara anlatayım daha iyi, en azından yankı yapar yine başka yerlere gidebilir.

İyilik yap denize at demişler, burada iyilik yapmak için bir de utanmasalar para isteyecekler, altı üstü bir retweet edeceksin, bunu insanlara çok görüyorsan, hiç merhamet etmiyorsan, Allah’ın da senin içindeki merhameti alarak sana merhamet göstermediğine inandığımı söyleyebilirim.

Twitter’a sadece Foursquare check-in’lerini paylaşmayı biliyorsunuz, bakın şuradayım buradayım demeyi biliyorsunuz (ki ben de yapıyorum), bir hayır için RT etmek mi zor geliyor? PES!

Sen bugün o yüzbinlerce kişiye etki eden network’ünü (ağını) tek bir tıkla bu tür olaylardan haberdar etmeyeceksen, ne beni takip et, ne de karşıma çık, sanki bizim bir çıkarımız var bunlardan. O takipçilerini de al g*tüne sok, harbiden sok çünkü başka türlü tatmin olamazsın.

Bugün yolda gördüğün ve çalışabilecek durumdaki bir dilenciye, sırf kendi sömürülme ihtiyacını gidermek için sırf sana el açtı diye, acıdığını zannettiğin için çıkartıp para veriyorsun ama bir tweet’i retweet yapmayı çok görüyorsun. Sömürülme ihtiyacı doğal bir ihtiyaçtır, kendinizi iyi hissetmenizi sağlar, bir hazdır, manevi olarak rahatlarsınız. (Kimi zaman gerçekten hayır duası almanın fayda etmeyeceğini düşünürsünüz, o anlar sömürülme ihtiyacı hissetmediğiniz anlardır.) O dilenciye -ki ceplerini boşaltsa sizden çok parası vardır o ayrı- para verince kendinizi adam sayarsınız ya, işte o adamlığınızın değeri de onun avcuna koyduğunuz paranın değeri kadardır, o kadarlık adamsınız. Burnunuzun dibinde, arkadaşınızın sizinle paylaştığı bir duyuruyu paylaşmazsınız, işte o kadar adamsınız. İnsanlar ölür, hayvanlar ölür, engelliler eziyet görür ama siz o dilenciye para verirsiniz, yolunuza devam edersiniz, küçük dağları yaratıp büyüklere de yardım etmiş edasıyla, kafanız rahat; bir hayat bir can kurtarmaktan ziyade, bir dilencinin yeni evinin ya da arabasının eksiklerini tamamlamak için yardım edersiniz. Kendi sömürülme ihtiyacınızı böyle karşılarsınız. Herşeye rağmen, adamsınız beyefendisiniz hanımefendisiniz kralsınız ama unutmayın, anca adamın olmadığı yerde adamsınız, sadece o dilenci için adamsınız. Yahu kan zaten dilenilmez. Tekerlekli sandalye için zaten çöpe atacağın o plastik kapak da dilenilmez.

Engellilerin ve çocukların da sizin sahip olduğunuz şeylere sahip olmasını niyeyse kıskanırsınız, sevmezsiniz, ayrım yaparsınız, en negatifinden. Peki içinde bulunduğunuz toplum için ne kadar duyarlı bir vatandaşsınız? Tabi hepiniz gıyabında çok iyi insanlarsınız, caminin, kilisenin ihtiyaçları mevcut olduğunda çok iyi adamsınız. Sıra başkaları için 2 saniyelik bir retweet butonuna basmaya geldiğinde cimriliğiniz tutar, retweet edince ç*künüz düşer, Allah korusun sakın yapmayın öyle şeyler (!).

İnsan sosyal bir varlık, sen kabuğunda etliye sütlüye karışmadan yaşayıp ölüp gideceksen, hiçbir konuda kimseye katma değer yaratmadığın o b*ktan hayatının kimseye bir faydası yoksa, bugün bir dakika düşünme git atla bir yerden. Eksik ya da yanlış değer yargılarınla sırt çevirdiğin hayvanların ve insanların ihtiyaçlarına gün gelir sen de ihtiyaç duyarsın, bunu da okuyup yine görmezden gelirsin ama o ayrı.

Her yazımda olduğu gibi yazı uzadıkça uzuyor başka yerlere doğru gidiyor, ben yazdıkça sinirleniyorum, konudan uzaklaşmamak adına tekrar başa dönüp toparlamak gerekirse; Azıcık kalıbınızın adamı olun, bugün gidip kan verdiğiniz zaman, bir duyuruyu paylaştığınız zaman cüzdanınız hafiflemez, bir ihtiyacı olana bir düşküne sırt çevirmediğiniz zaman incileriniz dökülmez. Yine de siz bilirsiniz. Benim için en iyi insan sosyal insandır, duyarlı insandır, az ya da çok elinden geleni yapan insandır. Küçük dokunuşlar size bir şey kaybettirmez ama başkalarının hayatını değiştirir.

Günün sonunda kendine bunu sor bakalım, “ne kadar adamsın”? Cevabı cüzdanında arama, vicdanında ara. Vicdanına olduğun kadar, kimseye karşı sorumlu değilsin. Öyle ya da böyle bunlara verecek cevaplarınızın olduğunu biliyorum o zaman şunu da unutmayın bak o bahaneler g*t gibidir, herkeste bulunur.

Apple ve Modern Pazarlama Anlayışının Başarısına Olan Katkısı

Bu sene yaptığım ödevlerden bir tanesi. Bir Apple vakası verildi ve vaka ile ilgili soru soruldu. Vaka 25 sayfa olduğu için vakayı vermiyorum ama direkt soru ve cevabını kısmen paylaşacağım, az çok kafanızda Apple ile ilgili fikir oluşması açısından.

“APPLE MARKASININ GELİŞİMİNİ İNCELİYEREK , MODERN PAZARLAMA ANLAYIŞININ BAŞARISINDAKİ KATKISINI AÇIKLAYINIZ.”

Apple markasının gelişimine hızlıca göz attığımızda, kısa vadeli ve rekabetçi yapılardan uzaklaşarak, uzun vadeli yatırımlara yöneldiğini görebiliriz. Apple’ın modern pazarlama anlayışının, başarısına olan katkısı aslında sadece bir moda yaratmak değil, son kullanıcıların kaçabileceği her yeri tutarak ve rakiplerinin oyuna sadece Apple istediği sürece dahil olmasını sağlayarak, sadakatin de ötesinde, bağımlı bir müşteri kitlesini kontrol etmeyi sağlayabilmesidir. Bunun için adım adım ilerlemek gereklidir. Yani emeklerken ayağa kalkıp yürümek, yürürken koşmak, koşarken hızlanmak için şartların olgunlaşması gerekir.

Öncelikle bu maratonun uzun soluklu olmasının ilk basamağı vizyon sahibi olmaktır, zira “dünyayı değiştirmeye” niyetlenmiş bir CEO’nuz olmasa değişimin kendisi olamazsınız. (Ayrıca Apple CEO’larının çoğu kuralları yeniden değiştirmekle yakından ilgiliydi, öte yandan maliyetler de odaktaydı.)

Apple, Macintosh’dan iPod’lara geçiş arasındaki süreçte PC’ler ile ilgili pek çok iyileştirme denemesi yapmıştır. Herkes tarafından kullanılabilir olmak, yalnızca kendisinin ürettiği tasarımlara sahip olmak, kullanıcıların ürüne aşık olmasını sağlamak ve hepsinin yanı sıra herkes tarafından elde edilebilir ürünler sunmaya çalışmak bu süreçte Apple’ın çeşitli deneyimler kazanmasında rol almıştır.

Bilgisayar alanında sadeleşme ile başlayan inovasyon yolculuğu artık teknolojik olarak devrim yaratılmadıkça (intel ile olan işbirliğine kadar olan süreç) bir yere varamayacaktı, performans bu bağlamda maliyetler ne kadar düşerse düşsün bir yerde tıkanıyordu. Intel işbirliği ile performansta bir kaç basamak birden atlanmış oldu. Ayrıca yazılım ayağındaki yükü Apple’ın üzerinden atması gerekiyordu. Bu da gerçekleştirildi. Maliyetleri de düşürmek için başka risklerden de kurtulmak gerekliydi. İşçiler işten çıkarıldı, tesisler kapatıldı, taşeronlar imalatı devraldı; ki burada Foxconn’un bir imparatorluk olduğunu hatırlatmakta fayda var.

Satış ayağı da bambaşka bir anlayışla çalışmaya başladı. Perakende satışlar ve internet üzerinden satışlar yeni bir anlayışın ürünüydü  (bu arada Dell de benzer bir anlayışa sahipti). Dağıtım ağı genişledi ve stok maliyeti de düştü. Online satışlarda müşteri istekleri ile birlikte maliyetler de şekilleniyordu. Hem üretici ne satacağını biliyor, hem de son kullanıcı alacağı ürünün maliyetini biliyordu. Dolayısıyla rafta ürün bekletmenin maliyeti yani stok maliyeti çok düştü. Burada risk de o ölçüde düşüyor, yani malları satış için stoğunda bir ay bekleten bir firma ile bir gün bekleten firmanın rekabetindeki farkı düşünün. Öte yandan stok maliyeti (burada zamanı da unutmayalım) azaldıkça, AR-GE için daha fazla bütçe ve zaman yaratılıyor. (Ayrıca maliyetlerin düşmesiyle bilgisayarların, eşya olarak görülmeye başlaması da unutulmamalı.)

Bilgisayar üreticileri arasındaki rekabette tasarımın da rolü büyüktü, ayrıca moda yaratmak için iyi bir tasarım şarttı. Apple’ın “Farklı Düşün” kampanyası burada markayı çok daha ileriye taşıdı. Tüketiciler açısından düşünüldüğünde biraz da şu psikoloji ortaya çıkıyor gibiydi “Farklı düşünelim, farklı düşünelim ama sonuç ne olacak? Ne kazanacağız? Ben niçin geleneksel yöntemden farklı bir işe kalkışayım.” Burada Apple’ın cevabı bence şu şekildeydi “Gelecek bende, gel ve al. Sana başkasını aratmayacağım.” Bu bağlamda öncelikle işletim sistemlerini geliştirerek markanın yeni yüzünü gösterdi. Kullanıcılar OS  X kullandıkça geleneksel PC’ler ile olan farkları daha iyi anlamaya başladılar. Öte yandan yazılımlarla da bu destekleniyordu, her tüketici kesimine hitap eden yazılımlar mevcuttu.

Apple kendi sadık müşteri yapısını oluşturduktan sonra sıra diğerleriyle çemberi genişletmeye geldi. Her ne kadar Jobs bunun aksinde ısrarcı olsa da, bu Mac ile PC arasındaki etkileşimi artıran bir süreçti.

İş, eğitim pazarı ya da  Intel birleşmesi derken yeni trend alternatif teknolojiler üzerine yoğunlaşmaktı. Bunlar işletim sistemleri ya da uygulama yazılımlarının da ötesindeydi. Bunlar artık rekabette avantaj sağlayan “öncelikli” unsurlar değildi. Bu bağlamda taşınabilir ürünlere olan talep artacaktı. Nihayetinde PC pazarı olgunlaşmıştı, AR-GE deseniz, zaten daha ne yapılabilirdi ki? AR-GE’ye yatırım yapmak yerine daha fazla insana ulaşmaya çalışmak gerekliydi. İlla ki komplike cihazlar üretmenin gereği yoktu, daha basit, herkesçe kullanılabilir -ve dolayısıyla herkes tarafından talep edilecek- ve satın alınabilecek ürünler pazarlamak yeni pazarlama anlayışıydı.

Bütün bu basamaklar Apple’ı emekleme döneminden ayağa kalkıp yürümeye geçirmek için yeterliydi. Şimdi sırada koşmaya başlamak vardı. iPod denilen devrim aslında bütün bu basamaklarda kazanılan deneyimlerin bir sonucuydu.

Tasarım, yeni çağın ikonu.

Teknoloji, yeterli ve diğer şirketlere bağımlı değil.

Maliyet, düşük.

Kullanımı, kolay.

Süreklilik, var.

iPod, Mac dizginlerinden kurtulup, universal olarak kullanılmaya başladıktan sonra  iTunes ile birlikte Apple’ı yürüme aşamasından koşma aşamasına geçirdi. (Yalnız burada bahsedilmesi gereken bir husus daha var, o da yan ürünler. Apple’ın kendi ürünlerinin yan ürünlerini üreten bambaşka bir piyasa da var. Yani bağımlılık tüketicilerden üreticilere doğru yer değiştirmiş bulunuyor. Anlayış değişiyor. Sürekli yeniyi isteyeni, aç olanı doyurma stratejisi üzerine gidiyor, halbuki daha önce sadece performans üzerinden yapılan rekabette üreticiler tüketicileri yönlendiriyordu, bunu  yazılımlarla tüketicinin elini kolunu bağlayarak sağlıyorlardı. Dolayısıyla Moore yasasındaki gibi elbette transistörler ve silikon baskılar üzerinden rekabet yapılabilir (ki bence vadesi kısalmıştır) ancak artık tüketiciler performansa doymuş, işlevi belli, kullanımı kolay ve en önemlisi ucuz ürünler talep ettiği ve bu da geleneksel yöntemlerle pazarlanamayacağı için bu anlayış değişmiştir. Şimdi toplama bir pc yapın, içine ne kadar teknoloji yükleyebilirsiniz, evde otururken bir anda astral seyahate çıkmamız gibi bir şey söz konusu değil, kullanım kapasitemiz nedir? Sınırımız nedir? Bu sorunun daha somut bir örneğini AMD bir yarışmada sormuştur; “48 Çekirdekli bir işlemcin olsaydı onunla ne yapardın? “ Buradaki asıl olay şudur, 48 çekirdekli bir işlemciye sahip olman gereksiz, bunu biliyoruz. 48 çekirdekli bir işlemci, sana hiçbir zaman havalı, kullanımı kolay, yeni moda olan ve ucuz bir şey olarak sunulmayacak. Dolayısıyla, performans bile yerini Apple’ın çizdiği yola bırakmışken, Apple’ın çizdiği yolda da tüketici talepleri daha karşılanabilir talepler olmakla beraber, yan ürün üreticileri için yepyeni bir segment oluşturmuştur. Bu yan ürünler de dikkat ederseniz genellikle Apple’ı moda yapan unsurlar üzerinde yoğunlaşmıştır.)

Apple’ın başına gelen en iyi şey belki de Steve Jobs idi. Maliyetmiş, karlılıkmış, elbet başka bir ürün ile başka bir marka altında daha az kazanarak yapılabilirdi, sonra tarih sayfasında kaybolup giden binlerce markadan biri olurdu. Yani Apple bugün gerçekten bir elma üreticisi olarak bile karşımıza çıkabilirdi. Buradaki asıl mesele, Apple’ın herşeyden önce tüketicileri yeni bir moda yaratmış olması ve oraya yönlendirmesidir, yepyeni bir akım yaratmasıdır. Bu modanın ikonu da Apple, tasarımı da Apple, donanımı da Apple; ve Apple  hepsi tek çatı altında paralel olarak yürütülen bu işlerin meyvesi. Daha da iyisi, Apple bağımlıları olan bir marka. Bir fenomen. Sıradan bir üretici değil. Bu “modayı” da o modern pazarlama anlayışı olmadan pazarlayamazsınız. Apple’ın ürün özelliklerine baktığımızda, kullanıcılar için önemsiz bir özellik var mıdır? Gereksiz? Kullanımı zor? Çirkin? Çok pahalı? Dayanıksız? Geliştirilemez? (Rakipsiz? demiyorum asla.)

Modern pazarlama anlayışı, diğerlerinin aksine bugünkü karı maksimize edelim demek yerine, uzun vadedeki karı maksimize edebilecek altyapıyı oluşturmayı mümkün kılmıştır. Apple’ın deneyimlediği gibi, modern pazarlama anlayışında müşteriler ürünü şekillendirmiştir, yenilikçilik kısmı bunu pazarlanabilir hale getirmesidir. Kullanım amacına göre talep edilen ürünü, doğru kitleye, doğru zamanda, doğru kanallar ile, doğru kaynakları kullanarak ve onu ucuz olarak ürettikten sonra pazarlamayı başarmıştır.

 Size bu makalede (yine naçizane cehaletimle), Apple’ın gelişiminden ve modern pazarlama anlayışının başarısındaki katkısından bahsetmeye çalıştım. Umarım kafanızda şekillenmesi açısından biraz da olsa faydalı olur.

Küçükken De Böyleymişim

Küçükken de böyleymişim…

O zamanlar ergenim, evet gayet ergen. Limp Bizkit, Korn falan dinliyorum ama asla o rock’çı uzun yağlı saçları olan tiplerden değildim (çok şükür). Yıl olmuş 2012 hala severek Limp Bizkit dinlerim. Limp Bizkit’e iyice kendimi kaptırdığım dönemde (tinerci gibi müptezel müptezel “kendimi kaptırdım” dediğim de iyi oldu sanki LB batağına saplanmış ergen gibi, fonda da o klasik dramatik Yeşilçam müziği ) bateri (davul) çalmaya başlamıştım. Çok beceremezdim ama çalardım. En azından My Generation’ın girişini John Otto gibi çalabilecek kadar, eh işte. Aynı dönemde basketbol da oynardım, bir de vücut geliştirirdim, neyime lazımsa. Sonra ÖSS denen gerçekle yüzyüze geldim ve hepsini bir anda bırakmak durumunda kaldım. Davul biter, basket biter, body building (vücut geliştirme) biter, test kitapları dershane başlar. 14 yaşında bunları yapan ergenin elinden bunları al, git dershaneye yazdır.

Neyse tabi geçmiş zaman, ben her zaman aynı anda birden fazla işi/hobiyi yapmayı sevmişimdir. Yapı meselesi ya da tercih meselesi diyelim.  Hala da böyleyim, üniversitede de dayanamayıp kendimi öğrenci konseyine attım. Eğlence ve tanıtım direktörü mü olmadık, kantin komisyonu mu olmadık, festivalde sahnede amele yanığı mı olmadık… Sonra bir yandan da radyo vardı, radyoda programlar, festivalde performanslar, radyonun yönetim kurulu. Bir de işletme ve ekonomi kulübünün yanında saymadığım kısa dönemli onca aktivite. Dedim ya küçükken de böyleymişim. Hala da böyleyim. Mezun oldum, pat diye işe başladım (evet aynı gün), kendi firmamı kurdum, kapattım, sonra üniversiteden üç arkadaşımla ortak bir firma kurdum. (Biri 3 ay sonra ailevi sebeplerle ortaklıktan ayrıldı, iki ortak kaldık. 2012’de kalan diğer ortağımla “ticari olarak” yollarımızı ayırıp iki firma olarak yola devam edeceğiz kısmetse.) İki yıl piyasada havayı koklayalım, derken mezun olduğum üniversitede yüksek lisansa başladım. İş bir yandan, okul bir yandan.

Tabi okula başlayınca bende kurtlanma ve kaşınma başladı, yine dayanamadım, hem mezun hem öğrenci olmanın verdiği gazla mezunlar derneğine girdim. Şimdi orada da bir yandan yönetim kurulu başkan yardımcısıyım. Balosuydu, mezuniyetiydi, yıllığıydı, buluşmasıydı, aktivitesiydi derken o da beni oyalayan zevkli (zevkli dedim ama kolay demedim) bir uğraş.

Ayrıca bunların yanında bir de hobim var, ona da vakit ayırıyorum. Diecast model otomobil koleksiyonumu her geçen gün biraz daha geliştiriyorum. (Bu arada Türkiye’nin ilk diecast model otomobil forumunda da moderatörlüğüm devam ediyor, o kısım da çok zevkli, buluşmalar, dış mekan fotoğraf çekimleri vs. Eskiden de -lisans zamanı- öğrenci forumlarında modluk yapardım, hey gidi günler.)  E şimdi model otomobil koleksiyonunun da hakkını vermek gerek. Öyle oyuncakçı gibi modelleri alıp biriktirmekle olmaz, yani bence olmaz çünkü bir saygınlığı kalmaz. Her modelin bir özelliği bir güzelliği var. Ben temaya yoğunlaştım, zaten bu kısmın detaylarını eski yazılarımdan biliyorsunuz. Sadece modeli almakla bitmediği için de, hobiyi geliştirmek için sonraki adımları atmak gerekiyor.

Her zaman dağ bayır gezip model otomobil fotoğrafı çekerdim ama ne yaparsam yapayım fotoğrafta amatörüm ve istediğim kareleri yakalayamıyorum -ki hala amatörüm o ayrı-. Derken makineyi bir üst sınıfa taşıyım dedim ve gerisi çorap söküğü gibi geldi. Giriş modeli (şansıma, makinem 2011 yılının en iyi giriş modeli seçilmiş, bunu belirtmek istedim çünkü düzgün çekemeyince makineye b*k atamıyorum, “FAIL” fotoğraflar tamamen benim eşekliğim) bir dijital SLR fotoğraf makinesi edindim, üstünde 18-55 kit lens olanlardan. Canon eğitim veriyor online olarak ama kesmiyor. Bütün ıvır zıvırını da aldım makinenin, bir şeyler yapmak lazım. Kurcalamakla öğrenilmiyor, alışkanlık kazanılıyor ama öğrenilmiyor. Derken, rahatsız ben, bu sefer de üniversitedeki fotoğraf ve video kulübüne üye oldum. Her hafta eğitimlere gidiyorum ve fotoğraf gezilerine de katılmayı düşünüyorum, umarım onu da yakın zamanda yaparım. Fotoğraf çekerken asıl amacım model otomobil fotoğrafı çekmek olduğu için hep modellere odaklanıyorum, oraya sadık kalıyorum, aa ağaç çekeyim kuş çekeyim sümüklü çocuk çekeyim demiyorum. Benim temam belli, model otomobillerim, hatta fotoğrafçılığa merak sarmamdaki tek sebep de o, hobimi geliştirme isteğim. Bir hobiyi geliştirirken başka bir hobiye başlamak çok zevkli ve ikisi birbirini tamamlıyor. Bunun hazzını anlatamam. Tabi çekmekle bitmiyor. Sabahın köründe kalkıp dış mekanda fotoğraf çekimine çıkmak için önce az çok makineyi kullanmayı bilmek gerekiyor, gerekli donanıma sahip olmak gerekiyor (ki bu süre zarfında birkaç lens de edindim, yüküm ağırlaştı), modeli de taşıyacaksın, ışık, pozlama, gerçekçilik hepsi önemli, yoksa eve gelirsin fotoğrafları bir aktarırsın, sonuç rezaletse hepsi çöp, bütün emeklerin boşa gider çektiklerin seni tatmin etmezse. Bir de fotoğrafı çektin, geldin imzanı ekledin, sonra foruma koydun diyelim, hemen öyle dandik fotoğraf koymamalısın, en azından yıllarca model otomobil koleksiyonu yapmış biriysen bunu yapmamalısın, onca yıldan sonra bir gelişme olmalı.  Bu yüzden eğitim şart. O topluluğa gireceksin, paylaşımda bulunacaksın, deneyimin olacak, kendini geliştireceksin, içinde bulunduğun diğer topluluk da senden görecek o da kendini geliştirecek, tonla etkisi var, var oğlu var…

Bu yazı yazmakla bitmiyor, hepsinin ayrı detayı var, ayrı güzelliği var. Bunlar benim aynı anda yürüttüğüm, profesyonel olarak yaptığım işimin ve arkadaşlarımın dışında vakit ayırarak emek harcadığım ve haz aldığım uğraşlar. Burada bunlarla tatmin olması gereken yegane kişi ben olduğum için aslında kimin ne dediğinin pek fazla önemi yok. Hobi ve uğraşlarımı da “elalem ne der” diye mahalle baskısıyla yapacaksam zaten güdümlü hobi olur mu, hiç yapmam daha iyi. Ben küçükken de aynı anda pek çok işi/hobiyi bir arada yürütmeyi severmişim, hala da severim. Mesele burada maymun iştahlı davranmak da değil, aa ona başlayayım, buna başlayayım, aman sıkıldım, oldu bitti maşallah, artık yapmıyorum diyip burun kıvırmak değil (hobi olarak bir spor dalını seçenler için durum farklı, en iyi ihtimalle şampiyon olursun, sonra yine sıkılırsın. O yüzden spor dalları hobiler içinde ayrı bir yerdedir bence, ortada rekabet var, hedef belli, hobi dediğin şeyin sonu olmaz, o zaman hobidir zaten). Her zaman yaptığın işi daha ileri götürmek gerek, geçici olarak tersi durumlar yaşanabilir ama yine de hobi de olsa iş de olsa yaptığımız uğraşta bir ilerleme yaşamıyorsak maymundan farkımız kalır mı, ya da makine diyeyim…?

İnternet Sosyalleşmeyi Öldürüyor Mu?

Bugün Facebook statüsüne “Internet sosyalleşmeyi öldürüyor mu? Yorumlari alalim ?” yazan Ö.A. beni düşünmeye sevk etti. Gerçekten internet sosyalleşmeyi öldürüyor mu? Statüsünün altına yorum yazıp yazıp sildim. Sonra buraya yazmaya karar verdim yani yazımın çıkış noktası orası.

Şimdi “internet sosyalleşmeyi öldürüyor mu?” diye sorulduğunda öncelikle sosyalleşmenin ve aksi durumlarda ne olduğunu, daha sonra da internetin buna nasıl etki edeceğini düşünürsem, doğru cevabı (kendimce) bulabilirim herhalde.

Sosyalleşmenin tam olarak sözlük tanımını bilmiyorum (ama insanın sosyal bir varlık olduğunu biliyorum aferin bana) dolayısıyla yola çıkacağım noktada yapacağım tanım sadece beni bağlar, nitekim yazının sonu da o tanımın doğru ya da yanlış olmasıyla çok alakalı olmaz muhtemelen, bu sadece doğruya yaklaştıracağına inandığım bir tanım olacak, evet ben de şiştim artık şu tanımı yapalım.

Beşer, yani insan, düz insan işte, bildiğin. Sosyal bir varlık, etrafıyla etkileşim içinde, bunun bir de o kadar da etkileşim içinde olmayan çeşidi var. Biz o çeşide asosyal insan diyoruz (insan dememe gibi bir lüksümüz olamaz). Bu normal bir durumun “anormal” hali gibidir, norm standart demek, normal de standartlara uygun, çok fazla standartlardan sapmayan anlamındadır. Günlük hayatta normali “olağan” anlamında da kullanırız, yani “olması gerektiği gibi” anlamında. Bu bağlamda normalde bir insandan sosyal olması bekleniyorsa, standartlar sosyal olma çizgisi üzerinde yoğunlaşıyorsa, sosyal olmayan ve sosyallikten uzaklaşan çeşidi için de “asosyal” çıkarımını yapabiliriz. Kafasında grafik canlanmayanlar için ortalama ya da standart sapma örneği verip daha da uzatmayacağım.

Bir insanın sosyalleşmesi için etkileşimde bulunması gerekir, bunun için çok yönlü iletişim araçları kullanması ve aynı şekilde etrafından reaksiyon alması gerekir. Aynı araçlara sahip iki insan aynı yoğunlukta(miktar ölçüsü olarak söylüyorum, nitelik değil) reaksiyon almıyorsa bu iki insan arasında sosyallik ya da asosyallik kıyaslaması yapılabilir. Yani bugün ben cep telefonu ile iki yüz kişiyi organize edebiliyorken, bir başkası aynı cep telefonu ile iki yüz kişi arasında oturup kendini soyutlayarak oyun oynuyorsa, o kişi asosyallik skorunu oldukça yükseltmiş demektir. Şimdi normu “sosyal olmak” olarak belirlediğimize göre, norm dışındaki anormal durumu açıklayıp, üstüne sosyal olmayan o asosyali bir örnek ile tasvir ettiğimize göre, internet meselesine gelebiliriz.

Farkındaysanız örnekte cep telefonu ile oyun oynayan insan, içinde bulunduğu ortamdaki iki yüz kişiye “ben buradayım” demedi, “silik” kaldı (bu arada “asosyal” tanımını, zaman zaman değil, asosyalliği her zaman kendine norm olarak belirlemiş, kendi normu çoğunluğun normu ile pek örtüşmeyen kişiler için kullanıyorum.). Bu onun seçimi değildi, belki de o topluluk ona uygun değildi, bilinmez. Sonuçta o ortamın asosyali oydu. Peki, o kişi o anda cep telefonu ile oyun oynamak değil de başka bir şey de yapıyor olamaz mıydı, aynı anda başka bir ortamda sosyalleşiyor da olamaz mıydı yani? Bence o da gayet mümkün ancak o koşullar içerisinde “o ortamın asosyali” olmadığı anlamına gelmiyor. Zıt bir örnek ama bu, “ayın elemanı”nın sadece o müessede ayın elemanı olması gibidir. Başka bir ortamda ayın elemanı değildir. Tıpkı çok konuşan bir insanın, o anki ruh haliyle geveze insanların arasında dinleyici olarak kalması gibi.

Şimdi internet dediğimiz hadise ne zaman bize sosyal açıdan katkı sağladı? Biz bir toplulukta “ben buradayım” demeye başladığımız zaman. Bir süre sonra bu iyice norm haline geldi. Artık internette (her ne yapıyorsanız) yoksanız, internet alemi için asosyal birisiniz. O mekanda, o mecrada, o camiada “ben buradayım” demediğiniz sürece öylesiniz, ya da dediğiniz halde kimse size cevap vermiyorsa yine öylesiniz.

İnternetin sosyalleşmeyi öldürdüğü ve artırdığı durumlar vardır. Bunlar tamamen “insanın” elindedir. Bu biraz da “Silahlar insanları öldürmez, insanlar öldürür.” demek gibi. İnternet bir enstrüman ve bir iletişim aracı, bunu kullanıp kullanmamak insana kalmış. İnterneti daha sosyalleşmek için kullanıyorsan internet sosyalleşmeyi öldürmez. Tabi internette ne yaptığına da bağlı biraz, abuk subuk bir şeye takılırsan insanlar ile iletişimini zayıflatırsan orada asosyallik artar. Tıpkı düğünlerde elinde Gameboy (şimdi Nintendo DS, PSP, cep telefonu vb.) ile oturan küçük çocuklar gibi davrananları düşünün. Çocuk o ortamda asosyal ama kendi arkadaşları içinde, kendi çevresinde gayet sosyal.

Toparlamak gerekirse; silahlar insanları öldürmez, insanlar öldürür demiştim. Evet, insanlar insanları öldürür, silahlar sadece bunu kolaylaştırır. Silah tetiği çeken insan olmadığı sürece zarar vermez. Bu bağlamda bence internet sosyalleşmeyi öldürmez. Sosyalleşmenin düşmanı asosyalliktir. Asosyallik internet ile de tetiklenebilir, başka unsurlarla da. Şöyle bir bakıyorum da yazdıklarıma, sanırım yeterince sesli düşündüğüme göre artık gidebilirim, gerisi sizde.