Atma Ziya

atma ziya

İnsanların kendinden küçük ve toy gördüklerine yalan söylemesi, sonra yalanları ortaya çıkınca saldırganlaşması aslında ne kadar da doğal. Konuşun ağalar, konuşun paşalar, dökün eteğinizdeki taşları, alem kaypaklık, alem döneklik görsün. Bu yüzünüzü de yenilere gösterin ki bilsinler, öğrensinler nasıl olmamaları gerektiğini. Abartılı, süslü püslü başarı hikayelerinizin anlattığınız kadar efsanevi olmadığı anlaşıldığı zaman, yüzünüzdeki renk değişimini zihnime kazırım, sizi hep öyle hatırlarım. Neşeli Günler’deki Ziya kadar bariz olmamanız, sinsiliğinizin göstergesi, işte asıl endişe verici olan da bu. Neyse ki gençler o kuzu postunun içindeki kurdu görüyor.

Zihninde Öldürmüş Olmanın Dayanılmaz Hafifliği

13146514

Sanırım zihnimizde öldürmediğimiz şeylerin esiri oluyoruz. Bilmiyorum belki de yeterince dürüst olmadığımızdan kaynaklanıyor olabilir. Bu hem sebep hem de sonuç. Aşmadığımız, sonlandırmadığımız, açık bıraktığımız her dosya resmen önbelleğimizden yiyor. Odaklanmayı zorlaştırıyor. Değişik davranış kalıpları oluşturuyor. Benliğimizi etkiliyor. Bu ayarımızı kaçıran şeylerden bir türlü kurtulmadığımız noktada yine çözüm sanırım birini/bir şeyi zihnimizde öldürmekten geçiyor. Buna alternatif olarak etiketleme yöntemi de işe yarayabilir. Bir kişiyi zihnimizden çıkarmak için onu hatırlamak istemediğimiz haliyle etiketleyip dosyasını arşive kaldırabiliriz. Bu biraz daha zor aslında çünkü tam olarak sonlanmış olmuyor, fakat kısa vadede karşımıza çıkmamasını sağlayabilir. Determinist yönden de zihinde öldürmeyi, bir dosyayı kapatıp yenileri için yer açmak olarak görüyorum. Bu sebeple, zihninizde öldürün. Temizlik yapın. Zihnen hafiflersiniz.

Baktım Olmuyor, Kaktivist Oldum

open-arms-1

Hiç, uzun vadeli planlarınıza ortak ettiklerinizin uzun vadede sizin yanınızda olamayacağını düşündünüz mü? Açıkçası ben bu aralar çok düşünüyorum. Özellikle çevremdeki insanların çoğu bazı imzalar atıp manevi olarak kendilerini ömür boyu birilerine bağladığı bu yıllarda. Birini olduğu kabul edip hayatına katma noktasında aynı ışığı karşı taraftan göremeyince insanın tüm hevesi kaçıyor. Halbuki bu tek taraflı bir şey değil, bunu anlayabiliyorum yani ben elmayı seviyorsam elma da beni sevmek zorunda değil. Yani birini olduğu gibi kabul ettin etmesine de, günün sonunda seni kim kabul edecek?

Peki ne yapmalı?

Fal baktırın. Şaka şaka öyle bir şey değil. Kimseye kendinizi kabul ettirmek için yırtınmayın ama beklenti içine girmezseniz hayal kırıklığı da yaşamazsınız. Bugüne kadar, sevdiğim, hoşlandığım, aşık olduğum (sanırım) herkesi evli görmekten de sıkılmadım değil. Zaten kime yürüsem en fazla bir seneye evleniyor, bu açıdan evde kalan arkadaşlarınızı kurtarmak isterseniz tanıştırın benle olmazsa zaten illa ki en geç bir seneye nikah masasına oturtmuş bulursunuz. (Mesele friendzone da değil, ordan biri olsaydı o türde bir ilişki hiç varolmamış olurdu.)

Kafanın uyuştuğu hoş birini bulsan da bir anda tavırları değişebiliyor. Bu sefer acaba elimi çabuk tutmadığım için araya birileri mi giriyor diye de düşünmüyor değilim. Bilemiyorum sanırım pek anladığım konular değil artık bunlar. Gidip konuyu oraya getirsen acaba çok mu erken diyorsun, getirmesen giden gidiyor. Yine el elde baş başta kalıyorsun. Öte yandan iyi bir eş olacağımın garantisini veremesem de iyi bir baba olacağıma inanıyorum. Tabi bu kısım da tek taraflı görülmemesi gereken bir konu.

Uzun vadede çok güzel şeyler hayal ediyor insan. Kendisi ve karşısındaki için. Fakat olmuyor işte, sizi olduğunuz gibi kabul eden biri çıkmıyor, belki çıkanı da siz olduğu gibi kabul edecekleriniz arasında görmüyorsunuz. Dedim ya, sanırım bu işlerden pek anlamıyorum artık. Eskiden iyiydi, maddi manevi hiç kaygım yoktu, o olmuş bu olmamış hiç koymazdı ama artık koyuyor. Bunlar uğruna ölünecek şeyler de değil sonuçta ama yine de insan düşünmeden edemiyor tabi, hiç mi olmaz diye.

Açıkçası ben kollarımı açtım, şu an beni olduğum gibi kabul edecek birini hayatıma katmaya hazırım, en azından böyle düşünmek gerekiyor, buna hazır olduğunu kabul etmezsen hiç olmazmış ya hani. Artık tam anlamı bu olmasa da “kaktivist” olmayı seçtim, aslında epeydir de böyleyim.

indir

 

 

 

 

 

 

 

Şiirden pek hoşlanmam ama yazıyı bir de Nazım Hikmet şiiriyle noktalayayım:

Geçip gitmiş günler gelin
Rakı için sarhoş olun
Islıkla bir şeyler çalın
Geberiyorum kederden.

İlerdeki güzel günler
Beni görmeyecek onlar
Bari selam yollasınlar
Geberiyorum kederden.

Başladığım bugünkü gün
Yarıda kalabilirsin,
Geceye varmadan yahut
Çok büyük olabilirsin.

30 Yaş

19424341_10155182685985310_3887339424361113334_n

İnsan yaşa takmasa da maalesef 30 yaş psikolojik bir eşik. (Bir kere insan yaşını söylerken bile ağız dolusu otuz demeyi ögreniyor, o biraz değişik.) Sanırım bu eşik, beni dünyaya ve bugünlere getirenler için bana göründüğünden daha büyük bir eşik. Zira bu yaşa kadar biriktirmiş olduğum tüm güzel insanlara ve anılara vesile olanlar da onlardır.

Toplu teşekkürleri pek tasvip etmesem de; sürpriz yapmak için başka il ve ilçelerden gelerek saatlerce yol çilesi çeken, organizasyon için fırsat yaratan ve imkanlarını seferber eden, fotoğraflarda görünmese de inceliklerini gösteren, varlığını mesajlarla, dünyanın öbür ucundan görüntülü konuşmalarla vb. yollarla göstererek (ve gösteremese de gönüllerimizin bir olduğu) güzel dileklerini esirgemeyen, yayında ve yapımda emeği geçen herkese tekrar teşekkür ederim. Nice senelerde hep birlikte olmak dileğiyle, sağolun varolun.

IBM Vizyonunda Gelecek 5 Yıl

IBM Vizyonunda Gelecek 5 Yıl

IBM Research (IBM Araştırma), “görünmeyeni görünür kılma” mottosuyla, kendini dünya çapında en etkili ve kurumsal araştırma organizasyonlarından biri olarak tanıtır. Araştırmalarındaki ve ana bilim dallarındaki tutarlı yatırımlarını eşsiz addeder. Dünya’daki en büyük zorlukları (kime göre, neye göre onu da belirteyim hemen), sektörel bazlı olarak sınıflandırdığı ve yuvarlak masa toplantılarında bir araya getirdiği sektör lideri müşterileriyle ortak hareket ederek tespit etmek için disiplinler arası işbirlikleri yapar. Bu giriş çok iddialı gibi görünse de birazdan araştırma konularına bakınca da kendilerine hak verebiliriz. (Zaten IBM son 20 yılda dünyada en çok patent alan kuruluş, patent raporunu 2015 yılına kadar bulabildiğim için 2015 verisini söyleyeceğim; 2015 yılında IBM 7309 patent almış ve listedeki ikinci kuruluş olan Samsung ile arasında bile yaklaşık 2bin patent fark var. Nobel ödüllü bilim insanlarını bünyesinde barındıran ve 6 kıtada 12 laboratuvarı bulunan IBM Araştırma ile ilgili detaylı bilgi almak için buraya tıklayabilirsiniz.)

IBM, 2017 başında önümüzdeki 5 yılda hayatımızı değiştirecek 5 inovasyonu, Think Blog’unda “IBM 5-in-5” başlığı altında açıkladı. Açıkladı açıklamasına ama bu beş inovasyon neler ve hayatımıza ne gibi katkılar sağlayacak, madde madde ilerleyelim.

Yapay Zeka

Bir kişinin konuşmasından (ve beden dilinden) canının sıkıldığını, gerildiğini, dikkatinin dağıldığını ya da çaresizliğini anlayabiliriz. İnsanlar bu tür ipuçlarını biraz dikkatle süzdüğünde kolaylıkla bu çıkarımlarda bulunabilir. Fakat bunu bilgisayar işlemine dökmeye çalıştığımızda karşımıza konuşma analizi gibi bir konu çıkar.

IBM, bu noktada; yazdığımız, söylediğimiz her şeyin akıl sağlığımızın ve fiziksel durumumuzun bir göstergesi olduğunu söylüyor. Mesela, Parkinson gibi hastalıkları mobil uygulamalarla saptayabileceğimiz bir dünya çok uzak değil ve bunlar sır da değil. Adamlar gayet söylemişler, gelişen yapay zeka uygulamaları bulut tabanında semptomları analiz edip, gerekli hesaplamaları yaparak kullanıcılara bildirebilir ve erken teşhis koymak mümkün olabilir. Zira IBM bunların deneysel olarak zaten yapıldığını söylüyor. Öte yandan, Güney Kaliforniya Üniversitesi’ndeki bir araştırma ekibinin de, normal konuşma ile depresyon belirtileri gösteren bir konuşmayı ayırt edebilen bir program geliştirdiği de biliniyor. Yani IBM’e göre, bunun gibi pek çok örnekte de görüldüğü üzere (deney ortamında) önümüzdeki 5 yılda yapay zeka uygulamaları o kadar gelişmiş olacak ki, doktorlar ve hastalar erken evredeki pek çok rahatsızlığa erken teşhis koyma imkanı bulabilecek.

Hiper Görüntüleme

Hiper Görüntüleme ve yapay zeka bize süper kahraman düzeyinde görme becerisi kazandıracak. Yeni nesil kameralar ve sensörler daha da makul fiyatlara çekilecek. Dolayısıyla bu teknoloji yapay zeka ve gelişmiş cihazlar yardımıyla günlük yaşamın genelinde kullanılabilir olacak. “Görünebilir ışığın ötesinde” görüş kabiliyetimiz dünyayı yeniden kavramamızı sağlayacak. Yani çıplak gözle göremediğimiz elektromanyetik tayfı görebileceğiz ve şu anda görüşten uzak olan potansiyel tehditleri daha iyi görmemize olanak sağlanacak. (Farkındaysanız bu aralar renk körlerine görüş sağlayan gözlükler konuşuluyor.)

Makroskoplar

Okyanusların yüzde kaçı keşfedildi, peki Dünya’nın yüzde kaçı keşfedildi, peki galaksimizin yüzde kaçı keşfedildi, peki ya evrenin yüzde kaçı keşfedildi? (Yeri gelmişken belirteyim, bu noktada “gözlemlenebilir evren” kavramını da ayrıca araştırmak isteyebilirsiniz.)

Makroskoplar ile dünyanın tüm karmaşıklığını çözebileceğimiz aşamaya doğru ilerliyoruz, daha doğrusu ilerleyecekmişiz. Bu da yine IBM’in öngörüsü ve gayet mümkün gibi görünüyor. Yandex Gezgin, Google Earth vb. araçlar ile dünya turu atmak devrim gibi görünebilir fakat bunu gerçekten ama gerçekten daha üst düzeyde yapabildiğinizi düşünsenize, tabi turistik amaçlarla değil. Yani uydudan hava durumu tahmini aşamasının çok ötesinde, makroskoplar ile dünyanın her yerinden detaylı veri toplayabildiğinizi, enerji kaynaklarını, su kaynaklarını, iklim değişikliklerini vb. tespit edebildiğinizi (artık aklınıza başka neler gelirse) ve hatta daha da ileri giderek Dünya yakınındaki nesneleri, güneş patlamalarını ve kozmik radyasyon dalgalarını aynı anda görüp verilerini depolayabildiğinizi bir düşünün. Bir de bu verilere, mobil verilerinizden tutun da etrafınızdaki tüm akıllı cihazların hatta ve hatta evinizdeki akıllı ampulün topladığı verileri bile ekleyin. Şimdi de eve giderken alacağınız ekmeğin içindeki buğdayın Rusya’daki iklim değişikliği sonrasında bir daha bulunamayacağını ve onun yiyeceğiniz son buğday ekmeği olabileceğini düşünün (mesela artık biz Rusya’dan ithal ediyoruz, bunun sebebi iklim değişikliğinden çok tarım politikaları olsa da bu ihtimal çok da uzak bir ihtimal değil) ve aynı şeyi etrafınızdaki tüm materyaller için hayal edin. İşte 5 yıl içinde makroskoplar tüm bu verileri detaylı olarak toplayıp mevcut verilerle çaprazlayabilir hale gelecek.

Çip Üzerindeki Laboratuvarlar

Vücut sıvılarındaki (kan, idrar, mukozalar vb.) biyopartikülleri anlık olarak laboratuvara gönderilmiş gibi inceleyip, yine yapay zeka vasıtasıyla yorumlayarak erken teşhiste çığır açılması öngörülüyor. Yani vücut sıvılarındaki bir X biyopartikülünün (şimdilik en küçük 20 nanometre büyüklükte ayrıştırma yapılabiliyor) seviyesi yükseldiğinde bu bir hastalığın belirtisi olabilir, bunu sürekli olarak gözlemleyebildiğimiz bir ortamda hemen hemen her türlü erken teşhisi yapabilmiş olacağız. Sadece erken teşhis de değil, mevcut durumun stabilizasyonunu kontrol altında tutmak amacıyla da kullanılabilir. Bu nasıl olacak derseniz, sürekli biyokimya laboratuvarı gibi çalışan ufacık nano ölçekteki bir silikon çiple. Yeri gelmişken, bütün bu çiplerin illa akıllı telefonlar vasıtasıyla yorumlanması gerektiğini söylemek de yanlış olur, bunlar bebek telsizinden tutun, başucunuzdaki çalar saate kadar buluta erişimi olan pek çok cihaza yerleştirilebilir. Buradaki amaç bir hastalık vücutta ilk belirtilerini gösterdiğinde (semptomlardan bile önce) ilerlemeden müdahale şansı elde etmek.

Akıllı Sensörlerle Işık Hızında Çevre Kirliliği Tespiti

Bunu maddeyi direkt örnekle açıklamayı daha doğru buluyorum. (Orijinal kaynaktaki örneği kullanıyorum.) Doğal gazın içinde bulunan metan bir temiz enerji kaynağı gibi görünebilir fakat havaya direkt olarak karıştığında doğaya zarar verir. Küresel ısınmadaki rolüne baktığımızda ilk sırada karbondioksit ikinci sırada ise metan gelir. Dolayısıyla metan vb. zararlı gazların doğaya salınımı arttığında ya da ciddi bir kaçak meydana geldiğinde bu durum bizi küresel ısınma ile mücadelede yıllarca geriye götürebilir. Petrol, gaz vb. kaynaklarının (sondaj kuyuları, depolama sahaları vb.) yakınına hatta hatlarının üzerlerine yerleştirilecek akıllı sensörler (ve bu sensörlerin oluşturduğu bir gözlem ağı, buna bir nevi algılama ve ihbar sistemi de diyebiliriz) bize anlık olarak ışık hızında çevre kirliliği tespiti bildirimi yapacak. Yine müdahale süresi minimuma indirildiği için sızıntılar belki de yüzbinlerce metreküpe ulaşmadan müdahale edilebilecek.

Bu beş maddeyi de düşündüğümüzde gerçekten insanlık için hayati önem taşıyan konularda ve “görünmeyeni görünür kılmak” için çabalandığını farkedebiliriz. IBM Araştırma’nın kısa vadeli öngörüleri bunlarsa IBM’in uzun vadeli öngörülerinin “fütüristik” olarak görülmemesi kaçınılmaz. Bilim insanları bu kadar ciddi işler üzerinde çalışıyorken, bu noktada yorum ekleyerek haddimi aşmak istemem. Bunların üstüne saygıdan başka ekleyecek bir şey bulamıyorum. Saygılar.

@mehmetcanyilmaz

Microsoft’tan Windows 10 S ile Kontratak

Microsoft’tan Windows 10 S ile Kontratak

Microsoft May 2 Event’te (2 Mayıs Etkinliği) Windows 10 S işletim sistemini ve onunla entegre ürünleri duyurdu. Öncelikle geçmişe kısa bir yolculuk yapalım ve bu işletim sisteminin çıkış noktasına gidelim. 2011’de Google Chromebook’ları piyasaya sürdü ve Chromebook’ların içinde kendi işletim sistemi olan açık kaynaklı Chrome OS ve yine sadece Google ürünleri (ve hatta Android uygulamaları) kullanılabiliyordu. Bu noktada Chrome OS’un Chromium OS olarak geliştiricilere sunulduğunu da belirtmekte fayda var. Chromebook’lar Acer ve Samsung tarafından piyasaya sürülüyordu. Tüketiciler de bu sade ve entegre sisteme Microsoft’un dikkatini çekecek kadar ayak uydurmuş olacak ki, Chromebook pazarına Microsoft da Windows 10 S işletim sistemi ve yeni 4. nesil Surface dizüstü (ve tablet) bilgisayar modelleriyle giriş yaptı. Geçtiğimiz Ocak ayında Windows 10 Cloud olarak duyurulan işletim sisteminin son adı da Windows 10 S olarak duyurulmuş oldu. Gerek Chrome OS’un gerek Windows 10 S’in odaklandığı nokta, ucuz donanım, kendi sağladıkları program ve uygulamalara sadık bir işletim sistemi ve kullanıcıların tamamen kendi platformları üzerinde entegre olmasını sağlamak. Microsoft, Windows 10 S içeren ürünler için, aynı zamanda Chromebook üretimini de yapan Acer ve Samsung’un yanı sıra Asus, Dell, Fujitsu, HP ve Toshiba ile de iş birliği yapacağını da duyurdu. (Surface laptop ürün gamının özellikleri ve bu türdeki diğer donanım ürünlerine pek girmeyeceğim ama Microsoft’un mobil işletim sistemi olarak Windows 10 S düşünmediğini belirtebilirim.)

Windows 10 S Genel Hatlarıyla Neler Sunuyor?

Windows 10 S daha önceki Windows 10 Cloud adından da anlaşılacağı gibi bulut tabanlı çalışıyor. Daha rafine bir işletim sistemi olması beklenen Windows 10 S’te varsayılan uygulamalar yine Microsoft’un Windows Store’da sağladığı uygulamalarla sınırlı olacak. (Gerisi Win10 Pro ile ‘hemen hemen’ aynı.) Yani bu ne demek, Windows Store’da sunulana dek “Windows 10 S’li bir bilgisayarım olsun ama bir yandan Chrome kullanabileyim, bir yandan da Google’ı arama motoru olarak kullanabileyim” diyemeyeceksiniz demek. Windows 10 S kullanıcıları tarayıcı için Edge ve arama motoru için de Bing’den başka alternatif kullanamayacak, en azından ilk etapta öyle olması bekleniyor, sonradan bir gevşeme olur mu bilemeyiz. Microsoft’un Windows 10 S’teki “daha güvenli” vurgusu büyük ölçüde Windows Store’un dışına çıkılamayacak olmasından geliyor. Aslında bu biraz da “sadece benim pişirdiğim yemekleri yersen sağlıklı olacağını garanti edebilirim” demek gibi. Öte yandan, illa “parası neyse verelim istediğimiz yerden istediğimizi yükleyelim” diyen Windows 10 S sahipleri dilerlerse işletim sistemlerini $49 gibi bir fark ödeyerek Windows 10 Pro sürümüne geçirebilecek, fakat tekrar Windows 10 S’e dönüş yapamayacaklar.

Eğitim Teşvikleri Unutulmamış

Malum teknolojinin önünün fiyatlarla tıkandığı noktada kullanıcı deneyimi yeterince hızlı gelişemez. Bu bağlamda Microsoft eğitim amaçlı kullanılan ürünlerdeki ayrıcalıklı fiyat geleneğini Windows 10 S’de de bozmamış. Yani yine eğitim amaçlı kullanıldığında daha az maliyetle en güncel işletim sistemi ve donanımlara sahip olmak mümkün. Sırasıyla yazalım; ilk olarak Windows 10 S eğitim bilgisayarları (paket olarak alındığında) $189 başlangıç fiyatıyla (bizdeki fiyat ve donanım durumu henüz belirsiz) ve ücretsiz Minecraft: Education Edition üyeliğiyle gelecek. İkinci olarak, Windows 10 S kullanıcıları Office 365 uygulamalarını ücretsiz kullanabilecek (ki buluta alışan bir kullanıcı zaten bedava olan online versiyonlarına da alışmıştır). Üçüncüsü, patron çıldırdı! her ne kadar ekonomik görünse de eğitimciler yine de Windows 10 S’li ürünlere geçişte maddi zorluk yaşarsa, Microsfot eğitimcilerin daha önceki Profesyonel lisanslı ürünlerini bedava olarak Windows 10 S’e geçirecek.

2016 yılında ABD’de Mac’lerden bile daha fazla Chromebook satıldığını düşünürsek, Windows 10 S’li yeni nesil Surface ürünlerinin pazar için çok da yanlış bir ürün alternatifi olmadığını söyleyebiliriz. Açıkçası, Windows 10 S’li ürün üretimine diğer bilgisayar üreticilerinin de iştah kabartması bunu doğruluyor. Umarım bu rekabet tüketiciye fayda sağlar.

@mehmetcanyilmaz

Allak Bullak: Facebook, AR, VR, AI, 3D-360

Allak Bullak Olalım: 10 Yıllık Facebook Vizyonunda AR, VR, AI ve 3D-360

Öncelikle Augmented Reality (AR) yani Artırılmış Gerçeklik, çok yeni bir teknoloji değil. AR, ortamda gördüğümüz nesnelerin uygulamalar vasıtasıyla sesler, videolar, grafikler, ilüstrasyonlarla vb. içeriklerle zenginleştirilmesidir. Bunu bir QR kodu okutarak ya da gizli bir kodu uygulamanın görmesini sağlayarak aktive edebiliriz. En azından mevcut uygulamalarda böyle olduğunu biliyoruz. Tabi nesneleri ilüstrasyonlarla zenginleştirdiğimizde bunu görüntüleyecek bir ekrana ihtiyaç duyarız. İşte bu noktada AR’nin tablet ya da telefon ekranından akıllı gözlüklere geçişini görmek işin en heyecan verici kısmı. Mesela 2013 yılında Google Glass geliştiriciler ve sınırlı sayıda kullanıcı için akıllı gözlüğü sunduğunda ilk yaygın denemeleri görmüştük ve ondan sonra da kendimizi VR (Virtual Reality yani Sanal Gerçeklik) aparatlarına, 360 derece kameralara ve AR entegre edilmiş sosyal ağ uygulamalarına uzanan bir serüvenin ortasında bulduk.

(Bir ara evinize Ikea’nın AR uygulaması ile mobilya yerleştirme keyfi vardı. https://youtu.be/vDNzTasuYEw )

Hatırlarsanız Facebook, Snapchat’in bazı filtre özelliklerinden epey “esinlenmişti”. Şimdi Snapchat ise Facebook’un AR teknolojilerinden “esinlenerek” önce uygulamaya sonra da gözlüğüne entegre biçimde 3D filtreler sunacağını açıkladı. Yani ortamda gördüğünüz bir arkadaşınıza 3D ve AR entegre edilmiş akıllı gözlüğünüzle (tabi ilk başta telefonunuzla) eşek kulakları monte edip paylaşabilir ve bunu 3D olarak daha gerçekçi bir derinlik algısıyla yapabilirsiniz. Bence Snapchat ve Facebook bu işin suyunun çıktığı kısımda kapışıyor. (Tabi Facebook bu işi biraz daha ileri götürmüş olabilir, onu da birazdan okuyacaksınız.) Tabi işin reklam kısmındaki pasta eminim çok daha büyük ve yaratıcılık açısından sınırı yok.

AR uygulamaları aslında sırf bu tür işler için kullanılmıyor, otomotivde, tıpta, askeri vb. alanlarda kullanımı da epey yaygın. Özellikle askeri alanda AR gözlüklere sürekli olarak yüklenen alan verileri, askerlere artık tıpkı bilgisayar oyunlarındaki gibi bilgiler sunuyor.

article-2640869-1E400F0300000578-514_634x214

article-0-1E3FDDA200000578-206_634x475

Bunun yanı sıra mesela akıllı gözlüğü taktığımızda Sahibinden.com gibi sitelerin veri akışlarıyla sokakta yürürken satılık, kiralık ne var ne yoksa göstermesini istesek hiç de abartmış olmayız. (Hem kim çıkacak şimdi o ev için kaç kat yukarı, evi görmek için anahtar falan desen çok uğraştırıcı emlakçı işleri, kafamı kaldırdığımda evin fotoğraflarını, manzarasını görebileyim, odaların metrekarelerini yaklaşık olarak sanal poligonlarla çıkarabilelim, ne bileyim böyle şeyler işte, çok mu uçtum bilmiyorum ama sanmam. Bu arada, beyler umarım bunu daha önce düşünmüşsünüzdür, gerçi bir beklentim yok ama hala yapmadıysanız bir kahvenizi içerim.)

(Geçtiğimiz yıl, Microsoft HoloLens’in bu işte zirve olduğu söyleniyordu çünkü zaten işletim sisteminizden veri aldığı için tüm uygulamalar size göre optimize edilmiş sizin bilgisayar işletim sistemi uygulamalarınızdan gelen verilerle şekillenmiş oluyor. Tabi HoloLens’in ana geliştiricisi Microsoft’un kendisi olduğu için Android tabanlı uygulamalar kadar zengin görünmüyor ama kalite yönünden bambaşka bir şey olduğu kesin.)

Bu kadar geçmişe dönük AR muhabbeti yeter, gelelim Facebook’un 2017 F8 Developer Conference’ına

facebook10yrroadmap

(Yeri gelmişken belirteyim, Facebook’a siz de benim gibi Developer olarak kaydolabilir, konferansları online izleyebilirsiniz. Daha önce bir API yaratmış olmanız bile Developer olmak için yeterli.)

Mark Zuckerberg geçtiğimiz yılki Keynote konuşmasında Facebook’un 10 yıllık yol haritasını açıklamıştı ve bunu Artırılmış Gerçeklik, Sanal Gerçeklik, Yapay Zeka (AI, Artificial Intelligence) ve bağlantılardaki inovasyonlarla zenginleştireceklerini söylemişti. Dün de Facebook CTO’su Mike Schroepfer ve diğer bazı yöneticiler bu haritada geldikleri noktalardan, katedilen yoldan bahsettiler. Schroepfer üç ana kategoride ilerlediklerini söyledi. Bağlanabilirlik, Yapay Zeka ve Sanal Gerçeklik/Artırılmış Gerçeklik.

Bağlanabilirlik

Schroepfer, internete bağlı olmayan 4.1 milyar insanı internete (ve birbirine) bağlamanın yollarını aradıklarını ve bunu yapmak için de dünyanın her yerinde internet erişimini artıracak yatırımlar yaptıklarını belirtti. Terragraph teknolojisi ile yollara kablo döşemeden, telefon direklerine kutular yerleştirerek daha düşük maliyetli ve yüksek hızlı kablosuz internet dağıtımı yaptıklarını söyledi. Milimeter-Wave (MM-Wave) teknolojisi ile de kablosuz veri taşımada pek çok dünya rekoruna imza attıklarını, 13 kilometrelik kablosuz bir ağda 36 Gbps transfer yaptıklarını söyledi (bakın megabit değil, gigabit!). Aquila‘yı da yüksek irtifada ve yüksek havada kalma süresi sayesinde atmosfer üstü internet sağlamada kullandıklarını söyledi.

Terragraphfacebook-millimetre-wave-aquilaaquila

Yapay Zeka

Schroepfer yapay zekada yeni nedensellikler üzerinde çalıştıklarını, yapay zekanın bazı noktaları algılasa da noktaları birleştirdiğinde bizim için önemli olmayan sonuçlara varabildiğini, bilgisayarların bizim çevremizdeki dünyayı anlayamadıklarını, bunu öğrenmek zorunda olduklarını ve geliştiricilerin de bilgileri bir araya getirip onlar için anlamlandırarak, insanlar için gerçekten önemli olan soruların cevaplandırılmasında kullanmaları için çalıştıklarını söyledi. Bu anlamda bilgisayar vizyonunun çok daha ilersinde çalışmak gerektiğini vurguladı. (Çok uzun bir cümle oldu, ikinci kez okurken yavaş okumanızı tavsiye ederim.)

Sanal Gerçeklik ve Artırılmış Gerçeklik

Sanal Gerçeklik ve Artırılmış Gerçeklik’e çok girmeyeceğim ama Facebook’un yeni “Spaces” platformunu da araştırmanızı tavsiye ederim çünkü Facebook Spaces VR ve AR içerikleriyle doldurulmak üzere tasarlandı. Süpriiiiz! Tabi bu içerikleri de ancak yine bir Facebook ürünü olan Oculus Rift ile oluşturabileceksiniz.

3d-360

3D (Üçboyutlu) içeriklerden ve VR/AR uygulamalarından bahsetmek gerekirse, insanlar VR başlıklarıyla oyun oynamak dışında çok çok yaratıcı işler de çıkarabiliyor. Üç boyutlu modellemeler, üç boyutlu resimler, üç boyutlu mekan keşifleri, üç boyutlu VR başlıklarıyla rehabilitasyon ve tıp eğitimi gibi uygulamalar hep son kullanıcıların geliştirdiği üç boyutlu (3D) VR/AR uygulamaları. Eskiden bu yana içerik üretirken hep belirli çözünürlüklerde ürettik, Facebook artık kullanıcılardan gerçekliği artırmak için daha büyük içerikler istiyor. VR’da da oradaymışsınız hissini vermek ve odanın içini doldurmak önemli. Facebook bunun için 3D-360 formatını teşvik ediyor. (HD derken FHD, FHD derken UHD, UHD derken 4K, 4k derken 3D, 3D derken o da yetmedi ve 3D-360 canlı yayınları, görüntüleri, video paylaşımlarını teşvik etmek için yeni harici kameralar piyasaya çıktı bile.) Facebook bu noktada da Facebook Surround 360‘ı geliştirmiş.

Peki 3D, VR, AR teknolojileri bu kadar gelişmişken niçin 10 yıllık planda hala bunlar konuşuluyor?

how far we are

VR teknolojilerinin, insanların görme yeteneklerinin yapabildiklerinin çok gerisinde olduğu ve bunun için zamana ihtiyaç olduğu için.

Bir de şu var, 10 yıllık plan içinde ya da sonunda, aslında sürekli VR başlıkları ve aparatları ile dolaşacağımızı kim söyledi? Beyin sinyallerini okuyabilecekken aparatlara gerek kalacak mı? Sürekli teknolojiyi geliştirip içerik üretmek de yetmiyor, bu teknolojilerin çoğu aslında fiziksel engelliler için de birer proje niteliğinde. Yani hepsi yapay zekanın bir görme engelliye fotoğraftakileri anlatması, bedensel engellilerin protezlerine beyin komutları gönderebilmesi gibi teknolojilerle paralel ilerleyen teknolojiler. AR özellikli akıllı gözlükler ile görme engellilere etraftaki nesnelere dair bilgiler işitsel olarak verilebilir, insanlarla etkileşim noktasında daha fazla etkileşim sağlanabilir. VR başlıklarının beyin sinyallerimizle çalıştığını ve paylaşım araçlarının da gözümüzün görme yeteneklerine yaklaştığını, bunları istediğiniz zamanda, dünya üzerinde size ait bir alanda ya da herkese açık bir şekilde paylaşabildiğinizi düşünsenize. Bunlar için de tabi ki altyapı gerekiyor, bunun için de sürekli olarak yeni bağlanabilirlik çözümleri üzerinde de çalışılıyor. Özetle, bizi bunları kullanmaya teşvik eden Facebook, bir yandan hava aracı tasarlayarak yüksek hızda internet sunmak için tepemizde gezdiriyor ve  gerek cihaz kısmındaki gerek insan kısmındaki tüm engelleri en aza indirerek gerçekten bizi bir ağa dahil etmek için uğraşıyor. Facebook hayatımızı dört koldan saran bir ağ olma vizyonu ile bizim deneyimlediğimizden çok çok çok daha hızlı ilerliyor.

@mehmetcanyilmaz

TRT Arşiv Açıldı

Gerçek anlamda Türkiye’nin en eski görsel (ve işitsel) hafızası olma özelliği taşıyan TRT’nin, 2014’ün Haziran ayında temellerini atarak son kullanıcılar için hazırladığı TRT Arşiv sitesi 31.3.2017 Cuma günü itibariyle kullanıma açıldı. Tabi “son kullanıcılar için” diye ayrım yapmak lazım çünkü bir de profesyonel kullanım için eskiden beri faaliyet gösteren TRT Arşiv Dairesi Başkanlığı var. Bu ikisini karıştırmayalım.

Profesyonel Olunca Ne Oluyordu?

Profesyonel kullanım için TRT Arşiv Dairesi Başkanlığı’na dilekçeyle, faksla ya da e-posta ile talep göndermelisiniz. Talep ettiğiniz ürünün süresi, içeriği, telif durumları, hangi formatta ve ne amaçla kullanılabileceği, TRT’nin satış usul, esas ve yönetmeliğine göre şekilleniyor. Talep ettiğiniz ürün için TRT size tarifeler doğrultusunda bir tutar çıkartıyor. TRT Ödeme Bürosu hesabına ücreti yatırdığınızda size bir taahhütname gönderiyorlar. Bu taahhütnameyi dekontla birlikte TRT’ye ulaştırdıktan sonra ürünün kurgusu ve aktarmaları yapılıp size gönderiliyor. Profesyonel kullanım için, TRT’nin hak sahibi olduğu ya da haklarını satın aldığı bir içeriğe bu yöntemle kavuşuyorsunuz.

trt arsiv 12

TRT Arşiv‘de henüz radyo kayıtları yer almasa da toplumsal hafıza adına önemli bir miktar sunuluyor. Aynı zamanda şimdiki zamanın da daimi olarak arşive ekleneceğini düşünürsek bu miktarın çok büyük boyutlara ulaşacağını söyleyebiliriz. Hali hazırda HD yayınların da internet sitesinde olduğunu unutmayalım.  Son kullanıcılar olarak, TRT Arşiv içeriklerine ulaşmak için üye olmanıza gerek yok ve ücret de ödemiyorsunuz (tabi ödenen vergiler hariç). Sosyal ağlardan izlediğimiz içerikleri kolayca paylaşabilmemiz ise işin olmazsa olmazı.

1968’den başlayarak, yıllara göre GIF’ler ile doldurulmuş zaman çizelgesinde ileri-geri hareket edebilme opsiyonu hoş olmuş. TRT Arşiv’i ilk duyduğumda tahminim içeriklerin filtrelemesinin uçak bileti rezervasyonu sitesi gibi olacağı yönündeydi. Takvimden gün seçerek içerik süzeceğimizi düşünmüştüm ama site daha çok Youtube kanalı gibi kullanılmak üzere tasarlanmış. (Yalnız henüz siteden TRT Arşiv’in resmi Youtube kanalına link verilmemiş, bunu da düzeltirler diye umuyorum.) Ayrıca belirtmekte fayda var, videoların yüklenme süresi gayet kısa, bazı sitelerin video oynatıcılarında görebildiğimiz, video üzerinde ilerlemelerde takılma sorunu da yaşanmıyor ve sesler gayet iyi aktarılmış. TRT’nin kayıtların orijinallerine sahip olmasının farkı burada ortaya çıkıyor. Sanırım video oynatıcı olarak çok işlevli değil, en az sorun çıkaran oynatıcı seçilmesi uygun görülmüş, gayet makul bir seçim. Henüz yabancılar için altyazılar da eklenmemiş.

trt arsiv

İçerikler ne kadar manipüle edilir o kısmını bilemeyiz fakat TRT Arşiv’in en çok izlenen bölümün Diziler olacağını düşünüyorum. Aşk-ı MemnuÇalıkuşuHacı Arif BeyHanımın ÇiftliğiKartallar Yüksek UçarKavanozdaki AdamKaynanalarKiralık KonakKüçük AğaKuruluş “Osmancık”Yaprak Dökümü4.Murat ve Doktorlar eklenmiş bile. Pazar gününü Tekin Akmansoy’un adeta tiyatrodaymış gibi oynadığı kahkaha dolu bir Kaynanalar ile geçirmek hoş olmaz mıydı?

https://youtu.be/c5e5dg9c7Ws

@mehmetcanyilmaz

Snapchat’te Pişer Facebook’a Düşer

Sosyal ağları deneyimlemeyi severim fakat uzun süre varlığımı sürdürdüğüm platformların sayısı bellidir. Maalesef Snapchat uzun süre kullandığım platformlardan biri olmadı. Niyeyse bu “hikaye” (stories) tarzı paylaşımlar beni pek sarmamıştı. Tabi bunu sırf benim benimseyip benimsemememle de olmaz, mesela Mark Zuckerberg‘in Snapchat’ten “esinlenmesi” ile bu benimseme daha farklı boyutlara ulaştı ve sonunda hikaye özelliği hastalık gibi yayıldı. Facebook’a da hikaye özelliğinin gelmesi ile birlikte artık bundan kaçış yok gibi görünüyor. (Nasıl oldu bilmiyorum ama ben bu özelliği Instagram‘da kullanmayı benimsedim.)

Snapchat’te doğan bu hikaye özelliği, Instagram’da uygulandıktan sonra sonra sırasıyla Messenger‘a, ordan Whatsapp‘a, ordan da Facebook’a entegre edildi. Facebook’un, Instagram ve Whatsapp’a sahip olması münasebetiyle aslında bu entegrasyonun pek de sürpriz olmadığını söyleyebiliriz. (Yeri gelmişken canlı yayınlar ile ilgili de başka bir yazı yazsam iyi olacak.) 

İçerik Tanrıları Hep Taze İçerik İstiyor

Hikaye türü 24 saatlik paylaşımlar ile normalde albümümüzde yer almasını istemediğimiz pek çok anıyı paylaşmamıza da olanak sağlanıyor. Hikayelerde anlık reaksiyonlar çok hızlı geliştiği için etkileşim hızı da çok yüksek oluyor. Yani “timeline” zaman çizelgesine kalıcı gönderiler düşmese bile hikayelere mutlaka içerik düşüyor. Mesela bu etkileşim hızını yükseltmek için de Snapchat sürekli yeni filtreler, çıkartmalar vb. özellikler ekliyor. Aynı özellikleri diğer ağlar da sürekli geliştiriyor. Hiç paylaşma hevesleri olmasa bile insanlar yeni filtrelerde nasıl göründüklerini merak ettikleri için bu özellikleri deniyorlar, onlardan görenler de merak ediyor, görenlerden görenler de merak ediyor derken bu zincir bir furya hatta çılgınlık haline geliyor. Aslında Instagram ve Facebook’ta bu hikaye türündeki anlık paylaşımları, normal gönderi akışımıza paralel olarak ilerleyen bir akış olarak da görebiliriz. Messenger ve Whatsapp’ta ise daha çok mevcut “durum” (status) olarak kullanılmak üzere tasarlanmış.

Snapchat takipçilerimiz, Facebook arkadaşlarımız, Messenger kişilerimiz, Whatsapp kişilerimiz, Instagram takipçilerimiz hep bambaşka kitleler. Bu sebeple her mecrada hikaye paylaşılmasını pek ihtiyatlı bulmuyorum. (Aslında Facebook’un 2016 yılı sonu verilerine göre aylık 1,86 milyar aktif kullanıcıya ulaştığını göz önünde bulundurursak bu uyarımın rakamlar altında ezilip kaybolacak olmasına da şaşırmamam gerekir.)

Sonuç itibariyle rekabet meselesini bilemiyoruz ama Facebook, Snapchat’ten “esinlendiği” ve pek çok sitede ön denemesini yaptığı hikayeler özelliğini sonunda öyle ya da böyle kendine entegre etti. Fakat bu daha başlangıç çünkü asıl kıyamet Snapchat (Spectacles) ve Facebook (Oculus) VR konusunda kapıştığında kopacak.

@mehmetcanyilmaz

Gözler Parlamenterlerin İnternet Geçmişinde

İki gün önce ABD’de İnternet Mahremiyeti ve Bizdeki Durum başlıklı yazımda ABD’deki yeni yasadan bahsetmiştim. İnternet servis sağlayıcılarının hizmetlerindeki “mahremiyet yasası” Temsilciler Meclisi ve Trump tarafından onaylandı. Electronic Frontier Foundation’ın ve Fight for the Future gibi organizasyonların çabaları da nafile kaldı. (https://act.eff.org/action/don-t-let-congress-undermine-our-online-privacy ve https://www.fightforthefuture.org/) Artık ABD’de faaliyet gösteren internet servis sağlayıcıları tüketicilerin kişisel verilerini dilediği gibi kullanabilecek. En basit haliyle mobil cihazlardan, bilgisayarlardan, akıllı televizyonlardan toplanan veriler artık işlenecek ve pazarlama aracı olarak izne gerek olmaksızın kullanılabilecek. Ne diyelim, geçmiş olsun.

Peki şimdi Amerikalıları neler bekliyor?

Bir kere supercookie diye adlandırılan internet tarayıcısı çerezleriyle tanışacaklar. Bu şu demek, tüketicilerin internet geçmişindeki seçilmiş/atanmış “bazı veriler” değil, tüm verileri izlenecek, buna yetkilendirme bilgileri de dahil (kullanıcı adı, şifre vb.). Artık internet servis sağlayıcıları kişi ya da cihaz bazlı reklam içeriği üretilmesi için tüm olanaklara sahip olduğuna göre sırada bu bilgileri satın alacak şirketler geliyor.

Beyaz Saray’ın İnternet Geçmişi ve Searchinternethistory.com

Yasanın onaylanmasıyla birlikte”Kaç paraysa verelim Beyaz Saray’ın internet geçmişini bize satın” gibi espriler dönmeye başladı. Hatta bu espri daha da ileriye giderek Go Fund Me projelerine dönüştü bile.

Buy Congress Data projesi için (https://www.gofundme.com/buycongressdata) , Search Internet History (https://www.gofundme.com/searchinternethistory) projesinden de destek alınıyor. (SIH projesi 10bin Dolarlık hedefini yaklaşık 15 kat aşarak 148bin Dolarlık bütçeye ulaşmış.)

Buy Congress Data projesinin hedefi, Amerikan halkının elinden mahremiyetini alan yasanın geçmesinde rol oynayan tüm meclis üyelerinin, parlamenterlerin, yöneticilerin ve ailelerinin tüm internet geçmişlerinin satın alınarak searchinternethistory.com adlı sitede yayınlanması.

Searchinternethistory.com sitesi şu anda açık ve faaliyet öncesi hazırlıklarına bir anketle başlamış durumda. “İlk önce kimin internet geçmişi yayınlansın?” sorusunın yanıtı, 66.997 kişiden gelen yanıt içinden 23.773 kişinin oyuyla, ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Paul Ryan olarak çıkmış.

Tabi projenin hayata geçmesi için gereken fon 500 Milyon Dolar olarak belirlenmiş. İlk günde ulaşılan rakam ise 62bin Dolar civarında. Eğer 500 Milyon Dolar toplanamazsa da toplanan miktar Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği’ne bağışlanacak.

Temsilciler Meclisi’nin hem Ruslar’a veri sızdırılmasından yakınıp hem de herkesin internet geçmişini satılığa çıkarması siyasi olarak akıllardaki soru işaretlerini daha da artıracak gibi görünüyor.

12345

they betrayed you internet privacy

(Fight for the Future görselinde yasaya destek veren Meclis üyelerinin listesi yer alıyor. Hatta sitede rüşver aldığı iddia edilen üyeler de ifşa edilmiş.)

Mehmet Can YILMAZ

ABD’de İnternet Mahremiyeti ve Bizdeki Durum

Malum, Donald Trump’ın “ulusal güvenlik” tedbirlerini hepimiz duyuyoruz. Birkaç saat sonra ABD Temsilciler Meclisi’nde internet servis sağlayıcılarının hizmetlerindeki “mahremiyet yasası” oylanacak. Oylanacak yasa beraberinde, tüketicilerin internet servis sağlayıcılarındaki kişisel verilerinin kullanılması ve paylaşılmasına dair yetkinin son kullanıcıların elinden alınmasını getirecek. Meclis bu hakkın tüketicilerden alınmasını reddetse bile Trump’ın yasayı onaylaması bekleniyor.

Normalde sistem nasıl işliyor?

İnternet servis sağlayıcıları, tüketicilere; hangi verileri topladıklarını, bu verilerle ne yaptıklarını ve bu verileri kimlerle paylaştıklarını açıklamak zorunda. İnternet servis sağlayıcıları, tüketicilerin verilerini korumak için gerekli tedbirleri almak zorunda. Aynı zamanda herhangi bir ihlal durumunda da kanun koruyucuları bilgilendirmekle yükümlü. Tüketiciler hassas gördükleri sağlık, finans, vatandaşlık numarası (sosyal güvenlik numarası), internet tarayıcı geçmişi ve uygulama verileri gibi verileri de ancak kendi izinleri doğrultusunda üçüncü şahıslarla paylaşabiliyor. Ayrıca tüketicilerin en az zahmetle bu onay süreçlerini tamamlayabilmeleri için gereken kolaylığın sağlanması temel prensip sayılıyor.

Denetim nerede?

Şimdi burada iki yapı var; biri Federal Ticaret Komisyonu diğeri de Federal İletişim Kurulu. Federal İletişim Kurulu tüketicilere yönelik riskler gerçekleşmeden önceki (önleyici) tedbirler ile ilgilenirken, Federal Ticaret Komisyonu ise risk gerçekleştikten sonra yani kişisel verilerin yasadışı ve yetkisiz kişilerce kullanılmasının sosyal, ekonomik vb. sonuçları ortaya çıktıktan sonra devreye giriyor. (Federal Ticaret Komisyonu daha çok tüketici hakları, rekabet koşulları, tekelleşme gibi uygulamalarla ilgileniyor. Federal İletişim Kurulu ise daha çok bizdeki RTÜK ile TİB’in birleşimiş versiyonu gibi çalışıyor, ki bizde TİB OHAL kapsamındaki 671 sayılı KHK ile kapatıldı, şimdi BTK onun işlevini sürdürüyor.)

Tabi bir de işin internet servis sağlayıcıları tarafı ile internet sitesi/yazılım şirketi tarafı var. İnternet servis sağlayıcıları tüketicilerin hemen hemen bütün trafiğini, konumunu, cihazlarını vb. biliyor. İşin site/yazılım şirketi tarafı ise bu trafik içindeki küçük bir bölümünü bilebiliyor. Bunu söylememin sebebi ise şu; bugün ABD’li bir internet kullanıcısı, canı istemediğinde e-posta sağlayıcısını, arama motorunu, sosyal ağ üyeliğini vb. hizmetlerini anında değiştirebilir fakat internet servis sağlayıcısını aynı kolaylıkla değiştiremez. İşte burada, Federal İletişim Kurulu’nun internet sitesi/yazılım tarafında hiçbir yaptırımı olmuyor, fakat meclis bu noktada şirketlere dur diyebilir. Yani Meclis, Federal İletişim Kurulu’nun tavsiyeleri ile tüketicileri korumak amacıyla yasa teklifinde bulunabilir (veya yasaları çıkarabilir).

ABD’deki durumu özetlemek gerekirse; internet servis sağlayıcıları, kullanıcı verilerini en yüksek fiyatı verene satma yetkisine kavuşmadan önce Amerikalılar’ın son saatleri olduğunu söyleyebiliriz.

Tamam da bizde durum nasıl?

Şimdi bu durumu ülkemizle kıyasladığımızda BTK’nın pek çok önlem aldığını ve tavsiyelerde bulunduğunu görebiliyoruz (http://internet.btk.gov.tr adresinden detaylı bilgi alabilirsiniz). Ayrıca http://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.5.6698.pdf adresinden 6698 Sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nu (ve 671 sayılı KHK’yı) incelemenizi şiddetle tavsiye ederim. Bu noktada Kişisel Verileri Koruma Kurumu ve gerekli teşkilatlanmaların kurulması da sevindirici. Fakat endişelendirici bir nokta da yok değil. Hala internet servis sağlayıcılarının hizmet sözleşmelerinde (küçük puntolarla yazmak yasaklanmış olsa bile) “hizmetin sürekliliğini sağlamak için bazı izinlerin peşinen verilmesi” gerektiğine dair ali cengiz oyunları yer aldığını biliyoruz.

Sözleşme imzalama aşamasında bazı küçük kutucuklar işaretlendiğine (ki bu kutucukların şirket çalışanları tarafından işaretlenmemesi için kutucuklar “işaretlenmemeye göre” tasarlanmışlardır) ya da işaretlenmediğinde verilerimizi pazarlamaya izin vermiş/vermemiş oluyorsunuz. Halbuki bu iş küçük onay kutucuklarıyla hiç yapılmamalı. Bu tür izinler için sözleşmelere, mahremiyetle ilgili olan ve hizmeti hiçbir şekilde kesintiye uğratmayan hükümler ile bağlanmış ek sözleşmeler olmalı. Kutucuklar değil ek sözleşme tamamen imzalandığında onaylanmış olmalı.

Akıntıya Karşı Kürek Çekmek

Aslında hepsini bir kenara bırakacak olursak, bugün bütün bu kanunları tek bir KHK ile rafa kaldırmak mümkün. Dolayısıyla “dönüp dolaşıp Trump’ın başkanlığındaki duruma gelmememiz için hiçbir sebep yok” da diyebiliriz. Gerçi siyaseten düşündüğümüzde, bizde bu tür konuları tartışmaya pek lüzum da yok sanırım çünkü ülkemizde bu işlerin kağıt üzerinde çok iyi korunmuş gibi görünse de pratikte çok esneyebildiğini biliyoruz. Bununla yaşamaya da alışığız. (Bakın haberleşme özgürlüğü, sansür vb. konulara girmiyorum. O iş beni aşar, o yüzden işin teknolojik kısmında kalıyorum.)

15 Temmuz öncesinde yani TİB‘in yasadışı dinlemelerle gündeme gelerek KHK ile kapatılmasından önce mahremiyetimiz yerlerdeymiş. Doğru, nerden bakarsak bakalım, gerçekten yerlerdeymiş. Fakat aynı yetkiler BTK’ya geçtiğinde daha iyi mi korunmuş olduk ya da bu sefer bizi bizim güvenliğimiz için dinlediklerine inanalım mı? E hadi bunları da bir kenara bırakalım, son kullanıcı açısından yine bir şey değişmiş olmuyor. Yetki aynı, uygulama aynı, zaafiyetler aynı, sadece insanlar farklı. Sonuç olarak orada kurumun tasfiye edilip başka bir kuruma teslim edilmesinden başka yeni bir şey yok gibi görünüyor. Ulusal güvenlik meselesi elbette önemli ve KHK da bu sebeple çıkarılmış. Ulusal güvenlik standartları ile internet sağlayıcılarının hizmet standartları bambaşka iki konu. Fakat ikisi şu an bir potada BTK çatısı altında eritiliyor. Ben, ne dün TİB döneminde, ne de bugün BTK döneminde kişisel verilerimizin yeterince korunmadığına inanıyorum. İnternet servis sağlayıcılarının bugün yaptığı uygulamaların tüketici lehine geliştirilmesi namına da; BTK’nın pratikte daha kullanıcı dostu davranması, daha özgür ve kişisel verilerin korunması ile ilgili ilerleme kaydedebilmiş bir pozisyona gelmesi gerektiğine inanıyorum. Tabi bunların gerçekleşmesi için yasama, yürütme ve yargının güçlerinin bağımsız hareket edebilmesi gerekir. Ülkede olağanüstü hal varken de son kullanıcılar lehine bir gelişme beklemek polyannacılık olur. İnternette mahremiyeti aslında biraz da fantastik görmüyor değilim fakat birilerinin kişisel verileri ortalığa saçmadan ya da ona buna satmadan önce sorumlu davranması gerekiyor. Yani ülkemizdeki durumu özetlemek gerekirse de, bardağın yarısı dün de boştu, bugün de boş.

@mehmetcanyilmaz

Ayna Ayna Facebook’umu Göster Bana

Big Data (Büyük Veri) muhabbeti yıllardır var olan ve bugüne kadar binlerce sektörde yer bulmuş bir veri toplama süreci diyebiliriz. Tabi bu en basit tabirle anlatımı. Size dilim döndüğünce hiçbir teknik terim kullanmadan anlatmaya çalışacağım ve yeni kullandığım bir Google Chrome eklentisinden bahsedeceğim. İşin detayına girdikçe paranoya belirtileri göstermeniz bile mümkün.

Büyük Veri’nin en önemli kısımlarından biri, veriyi toplamanın ötesinde verinin anlamlandırılması sürecidir. Anlamlandırma süreci ise etrafa saçtığınız tüm bu verilerinizden, sizin perakende tüketim başta olmak üzere, her türlü karar verme sürecinizi etkileyebilecek, size karar alırken etkileyebilecek çıkarımlarda bulunmasıdır. Bu sürecin içerisinde anlamlandırılmamış veriler “çöp” değerindedir. Fakat sanmayın ki bunlar çöp olarak kalacaktır, ta ki yeniden ilişkilendirilene kadar tüm verileriniz değerlidir, hepsi birer altyapı malzemesidir, bunları daha ziyade geri kazanım ile yeniden değerlendirilmek için depolanmış veriler olarak düşünelim. Aslında “veri” ile “çöp veri” arasındaki tek fark şudur; ikisine de erişim için şirketler bütçe harcar fakat çöp verilerin önceliği yoktur. Yani zamansız gelen bir veriyi toplamak ve ilişkilendirmek için şirketler bütçe harcamazlar. Bu manada toplanıp ilişkilendirilmek için bütçede önceliği olmayan mecralardan toplanan verilere çöp veriler demek daha doğrudur. Yani buradan hareketle, verilerinizin önce her yerden hunharca toplandığını, sonra temizlenerek ayrıştırıldığını ve en sonunda ilişkilendirildiğini de söyleyebiliriz. “Kim uğraşır bununla” demeyin. Hükümetler, antropologlar, şirketler, kar amacı gütmeyen organizasyonlar, tedarik zincirleri, satış ve pazarlama birimleri, eğitim öğretim kuruluşları, sağlık kuruluşları, bankalar vb. tüm finans kuruluşları, araştırma şirketleri, medya kuruluşları başta olmak üzere dünyanın gözü sizin umursamadığınız veri dağlarınızdadır. Hepsi o veri dağında bir maden açıp o cevherlere ulaşmak için çalışırlar ve birlikte organize bir şekilde çalışırlar. (Mesela “benim bildiğim kadarıyla” bu konuyla ilgili en bilinen kuruluşlar SAS ve Socialcops’dur. Bu arada konu buraya gelmişken, yerli olarak da V-Count’u çok akıllıca bir girişim olarak görürüm.) Şimdi bu Büyük Veri muhabbetini uzatmak istemiyorum çünkü sonu yok, ancak günümüzde kısıtlı bir alanda kullanılıyor olsa da geleceğin “Akıllı Şehirlerinde” işlerin kullanıcı dostu arayüzler ve tamamen kullanıcı verileri ile yürüyeceğini de belirtmem gerekir.

Büyük Veri’den çok kabaca bahsettiğimize göre konuyu dallanıp budaklandırmadan Facebook’a “Feys” diyenler seviyesine çekmeyi gerekli görüyorum. Yazının başında bahsettiğim üzere, geçenlerde Data Selfie diye bir Chrome eklentisi kullanmaya başladım. Peki bu Data Selfie ne yapar? Kullanıcı deneyimimden yola çıkarak size Data Selfie’nin kendisiymiş gibi ilk ağızdan anlatıyorum, Data Selfie der ki;

”Kardeş, farzet ki ben Facebook’um, senin her gün her dakika bağlı olduğun (çevrimiçi), sürekli bir şeyler paylaştığın, paylaşılanlara göz gezdirdiğin sosyal ağın ta kendisiyim. Benim senin hakkında ne bildiğimi, senin ne gibi verilerini topladığımı bilmek ister misin? İşte ben senin Facebook.com üzerindeki etkileşimlerinin verilerini toplar ve analiz ederim. Korkma senin verilerinle ilgilenmem, senin verilerini bilmek istemem, senin verilerini depolamam ama sadece senin benim senle ilgili neler bilebileceğimi sen de bil diye buradayım. Sen sayfayı her kaydırdığında senin gördüğün herşeyi göreceğim ve senin yerine analiz edeceğim.” Data Selfie, uzantıyı indirdikten sonraki Facebook verileriniz için çalışıyor, tabi ki öncesini bilemez ya da henüz bilmiyor diyebiliriz.

Data Selfie, Facebook kullanıcı analizinizi yaptığında birkaç tane tablo çıkarıyor. Aktivite tablosunda X ve Y eksenleri tarih ve zamanı anlık olarak kaydedilmiş bir şekilde gösterirken. Altındaki diğer üç tabloda; arkadaşlarınızın gönderilerinde geçirdiğiniz zamanlar, sayfaların gönderilerinde geçirdiğiniz zamanlar, gönderi beğenileriniz, fotoğraf beğenileriniz, video beğenileriniz, yazdığınız yorumlar ve yazdığınız özel mesajlar yer alıyor. Hepsi ama hepsi siz sayfayı aşağı kaydırdığınızda depolanan veriler. Bu verileri istediğiniz zaman sıfırlayabiliyorsunuz. Ayrıca gönderi başına geçirdiğiniz minimum zamanı 5 saniye, 10 ya da 15 saniye olarak da kalibre edebilirsiniz; yani Data Selfie’yi 10 saniyeye göre kalibre ettiğiniz zaman, 8 saniye üzerinde durduğunuz bir gönderiyi sizin görüntülediğinizi düşünmüyor. Sizin için şunu da deneyimledim; “Acaba Data Selfie açıkken aynı anda birden fazla pencerede Facebook açsam sapıtır mı?” diye deneme yaptım. Hiç çizgisini bozmadı, hepsini topladı. Chrome’un uzantı seçeneklerinde “Gizli modda izin ver” seçeneğini işaretlerseniz onu da becerebiliyor. (Bu arada uzantı Türkçe değil, İngilizce.)

Bu uzantının saniyeler içinde yapabildiklerini gördüğünüzde çok şaşırabilirsiniz çünkü sayfayı kaydırırken gözümüzün gördüğü ama beynimizin arkasına attığı, o anda anlamlandırmadığı pek çok veriyi bir araya getiriyor ve basit grafiklerle sunuyor. Bu işin sadece Facebook kısmı (peki ya Google?), verileriniz yazının başında bahsettiğim şekilde ayıklandığında buradaki verileriniz sizin için ya da size karşı kullanılabilecek mükemmel bir silah haline gelebilir. Her ne kadar Facebook verilerini başkalarının sizi gözetlemesi için üçüncü şahıslara sunmayacağını söylemiş olsa da bu eklentiden sonra, gördüklerinizin Facebook ile aranızda sır olarak kalmayacağını düşünebilirsiniz.

Şöyle ki, sizin neyi beğenip neyi beğenmediğinizi Facebook asla bir rapor olarak kimseyle paylaşmasa da, bir hükümet, bir istihbarat kuruluşu ya da en sivil haliyle bir araştırma şirketi; sizin nasıl biri olduğunuzu, hangi sayfaları beğendiğinizi, cinsiyetinizi, yaşınızı, cinsel eğilimlerinizi, siyasi görüşünüzü, sosyal çevrinizi vb. durumlarınızı çok rahat öğrenebilir. Mesela bir gıda şirketi hiçbir zaman Facebook’a ”Bana enerji içeceği sevenlerin verilerini sat.” demez. Zaten Facebook bu verileri pat diye satmaz ama gıda şirketine der ki, “Bende bu veriler var, sen bunları çok merak ediyorsan gel bu işi şöyle yapalım. Sen bana, ‘Benim enerji içeceğimin reklamını, 18-30 yaş arası, şuralarda oturan, spor yapmayı ve şu tür etkinlikleri seven, enerji içeceği tüketilen ortamlarda bulunan, şu şu türdeki insanlara göster, hatta rakibimin sayfalarını beğenmiş olanları da hedefe dahil et’ dersen ve bana bunun için para ödersen sana istediğin özelliklerdeki kullanıcıları yönlendirmek için senin gönderini yayarım. Bu yöntemle sayfana yönlendirdiklerim, senin istediğin özelliklere göre süzülmüş kullanıcılar olacaktır. Şimdi onlara daha yakın durabilirsin, sadakatlerini artıracak çalışmalar yapabilirsin.” İşte burada en sempati duyduğunuz markaların uygulamaları, oyunlar ve üçüncü parti uygulamalara verilen yetkiler devreye girer. Facebook verileri toplar, işleyip, pazarlar. Pazarladığı veriler sonra size ürün olarak tekrar pazarlanır, pazarlanır ve pazarlanır.

Sonuç itibariyle, Data Selfie gibi uygulamaların varlığı Büyük Veri içindeki varlığınıza ayna tutarak sergilediğiniz profil hakkında tahmin yürütmeniz açısından güzel. Bu yazıyı çok çok çok daha detaylandırmak mümkün olsa da, size verilerinizi oraya buraya saçmadan önce bir daha düşündürürse ne mutlu bana. (Hani o kim olduğunuz bilmediğiniz ama arkadaşlık isteğini kabul ettiğiniz kadın var ya, mesela o, o değilmiş, neyse bunları bilahare konuşuruz.)

@mehmetcanyilmaz

Otomotivde Sıradışı Gerilla Pazarlama

test sürüşü

Geçenlerde çok agresif ve büyük ölçüde etik dışı olduğunu düşündüğüm bir gerilla pazarlama örneği dinledim. Özellikle otomotiv sektöründe yapılması ayrı düşündürücü çünkü koskoca şirketlerin bu tür bir yönteme başvurmasını tuhaf buldum.

Gelelim asıl hikayeye. Otomobil almak için seçenekleri değerlendirip test sürüşü yapmak isteyen bir adam (X Bey), A markasını arar ve randevu alır. Çağrı merkezi çalışanı müşteriye randevusunu verir ve müşterinin test etmek istediği araca sahip en yakın bayiye potansiyel müşteriyi (bunu müşteri diye kısaltalım ama potansiyel müşteri olduğunu unutmayalım) yönlendirir. (Bunun öncesinde X Bey internetten test başvurusu için form doldurmuş da olabilir.) Aradan kısa bir zaman geçer, müşterinin telefonu çalar. Müşteri başka bir otomobil markası tarafından (B diyelim) aranmaktadır. (A markası ile B markasının distribütörlerinin bağı da yok, tamamen ayrı iki marka.) B adına arayan kişi, “X Bey sizi test sürüşüne kendi aracımızla götürmemizi ister misiniz?” diye sorar (müşteri zaten muhtemelen randevulaşılan gün için test sürüşüne de vakti olan birisidir, bu noktada sorun çıkma ihtimali düşük görülmektedir), müşteri iki aracı birden test etme olanağına sahip olacağı için yüzde doksan kabul eder. Müşteri test randevusu aldığı A markasından önce B markasının aracını test etmiş olur. Ne tesadüftür ki, müşteri A markasından talep ettiği aracın B markasındaki muadili ile A markasının testine götürülür. Müşteriye yolda aracın bilgileri ve fiyatı vurgulanır. Müşteriye araba işlenir işlenir işlenir, aynı segmentteki rakiplerin dedikodusu da yapılır. Müşteri sonrasında da ilk test randevusu aldığı aracı test eder. Burada satış ile ilgili kısma hiç girmiyorum.

Bu süreçte kimler var?

Otomobil ihtiyacı olan ve bunu karşılamak için cebinde 90-100 bin TL gibi bir bütçe ile dolaşan, alternatifleri değerlendirmek isteyen ilgili bir müşteri. Potansiyel müşterileri karşılamak için çağrı merkezine ve altyapıya para döken bir A markası. Kendi pazar payı yetersiz olduğu ve talep de yeterli olmadığı için başka A markası gibi markaların müşterilerine yanaşmaya çalışan, tüm bütçesini buna göre düzenlemiş (ve bence ürününe güvenmediği bu noktada çok belli olan) bir B markası. Hem A markasına hizmet satıp, ondan para alan, hem de A markasının potansiyel müşteri bilgilerini B markasına satıp ondan para alan, aynı zamanda tüm bu süreci organize eden çağrı merkezine de köstebek yerleştirmiş ya da çağrı merkezinin sahibi olan ajans/organizasyon/pazarlama şirketi.

X Bey otomobil alacak. 100bin TL harcayacak. X Bey markalar için bir “potansiyel 100bin TL”.

A markası, X Bey gibi A markası ile ilgilenen potansiyel müşterileri gelsin 100bin TL’lik otomobil alsın diye ajansa para ödüyor.

B markası, X Bey gibi potansiyel müşterileri yok. B markası, rakip A markası ile ilgilenen ve cebinde 100bin TL olduğunu düşündüğü X Bey gibi potansiyel müşterilerin aklını çelmek için, kendi ürününe odaklanmak yerine rakibin müşterilerine sinyal yapıyor ve bunun için ajansa para ödüyor.

Ajans, A markasını dolandırıyor ve hizmet veriyormuş gibi görünüyor. Ajans, muhtemelen B markasını da bu organizasyonu pazarlayarak kendi müşterisi yapmış. B markası kendi pazarlama karışımını yaratmadan, alıcı kıvamına getirilmiş müşterileri avlamak gibi bir taktik izliyor.

Günün Sonunda

X Bey hangi aracı aldı bilmiyoruz fakat X Bey’in aklından B markasının kapısından girmek hatta B markasının otomobilini test etmek bile geçmiyorken, X Bey’e arzu ettiği A markasından önce B markası test ettirildi. Bu potansiyel yaratıldı. Daha doğrusu bu potansiyel ordan oraya gezdirildiği için B markası bunu yapabildi, belki A markasından sonra C markasına da götürdüler onu bilemiyoruz ama potansiyel için sorun yok, o gezer, o alıcı. X Bey belki de pişman olacağı bir otomobili aldı, o kısmı hiç bilemiyoruz. A markası “müşteriler bizimle şöyle ilgili, bizim ürünlerimizle böyle ilgili, yarın gelir imzalarız satışı kapatırız, bak çağrı merkezi de ne güzel yönlendirdi çok güzel oldu test sürüşü çağrısı işi” diye düşünüyorsa geçmiş olsun.

Şimdi serbest piyasada bunlar çok anormal görünmüyor fakat müşterilerin iki tarafa da pazarlandığı bir organizasyonu kurup işletmek gerilla pazarlamanın da ötesinde şeytani ve etik dışı bir kurnazlık gerektiriyor.

Burada biraz ihmal de yok değil. A markasının çağrı merkeziyle/ajansla anlaşmış olması yeterli değil, aldığı ürünü gizli müşterilerle test ediyor ve raporlatıyor olmalıydı. Belki de A markasının karar alma veya denetleme noktasında zaafiyetleri vardır. Mesela A markasının bu noktadaki yetkilisi prim almıyorsa, bu işler için hem ajans sahibinden, hem de B markasından çıkar sağlıyor olamaz mı? Yeterince teşvik edilmemiş (biraz da etik yoksunu olma ihtimalini ekleyelim) yöneticinin bunları yapmamak için bir engeli var mı? Bunu denetleyecek kimse var mı?

Aldığımız hizmetlerin sırf sonucuna bakarsanız, günün sonunda tuttuğunuz balıkları hesaplasanız da kaçan balıkları bilemezsiniz. Koskoca otomotiv markalarından işi gücü bırakıp bu süreci takip etmelerini bekleyemeyiz ama markaların da sürecin sonucuna değil tamamına vakıf olmaları gerekir. Denetlemeyi sağlayacak birilerini organize etmek çok mu zor, ya da bunu markası adına organize etmeyen bir birim işini tam yapmıştır diyebilir miyiz?

Bilgi çağında bu tür kumpaslara saf saf bütçe harcamamak için daha efektif ve insan odaklı bir yönetim felsefesini desteklemek de şart görünüyor. Mesele gerillanın sınırları değil, kanaatimce bu gerillanın çok ötesinde bir kumpas ve etik ile uzaktan yakından alakası yok. Tabi çok daha agresif pazarlama yöntemleri ile müşteri çalma üzerine kurulu bir pazarlama karışımı uygulamak da tamamen tercih meselesi.

Müşteri Çalmak Ne Kadar Etik ?

“Potansiyel müşteri” müşteriye çevrilmemişse hiçbir zaman “müşteri” olmamıştır, sizin müşteriniz olamamıştır, benim müşterim diyemezsiniz. Fakat durum bu kadar geniş diye de, hiç bir marka bu savın arkasına sığınmasın. Potansiyel statüsünde dahi olsa, markanın bir müşterisi rakibe kendi rızasıyla gitmedikçe (yönlendirilme olmaksızın), hiçbir markadan müşterisinin rakibi tarafından bu tür yöntemlerle çalınmasını hoş karşılamasını da beklemeyin.

Yukarıdaki örnekten daha farklı bir örneği düşünecek olursak, mesela araba değil de ev olsa. 1 milyon TL’lik alım yapması beklenen potansiyel müşteri F inşaatın bir projesini incelemek için F inşaatı arasa, yarım saat sonra G inşaattan birisi arayıp 900 bin TL’lik benzer bir projesini ona satarak potansiyeli kendine çevirse, gerçekçi olalım, F inşaat G inşaattakileri vurur. Zira müşteri kendi ayağıyla gitmemiştir, bu yanyana olan iki kırtasiyeden birini seçmeye ya da iki marketten birini seçmeye benzemez, burada üçkağıt var. İşte burası bence gerilla pazarlamaya etik çizgisi çekilmesi gereken nokta. Bu noktadan sonrası da pazarlamacıların ve hizmet satın alanların düşünmesi gereken nokta.

Umarım bu müşteri çalma örneği; markaların gerilla pazarlama anlayışını gözden geçirmesini, mevcut zaafiyetlerini gidermelerini, olası müşteri çaldırmalara/satmalara karşı tedbirli olmalarını sağlar ve yönetimsel eksikliklerini görme noktasında da ışık tutar. Artık sonrasında da savunmaya mı geçerler, taarruza mı geçerler, kuşatmaya mı başlarlar, gerillaya mı başlarlar orasını bilemem.

Bağımsız’a Merhaba

Epeydir ilgiyle takip ettiğim Bağımsız Gazete platformunda artık ben de yazıyorum. Bunun sizin için de, benim için de, Bağımsız Gazete ailesi için de kısa soluklu olmamasını temenni ediyorum. Henüz birbirimizi tanımadığımız için bilin ki, yazar-okur arasındaki yer yer tek taraflı iletişim modeli başta hepimize soğuk gelebilir ama ısınma turlarının ardından umarım sizde alışkanlık yaratmayı başarabilirim.

Sizlere o kadar da hayati olmayan, yer yer eğlenceli, yer yer sorgulayıcı, hatta yer yer sizi sıkması da muhtemel olan konularda yazacağım. Tabi burada aklınıza diş macunu paketinin dibindeki renklerin anlamları gelmesin. O yüzden burada bazı başlıkları peşinen zikredip sizlere söz vermek istemiyorum.

“İlla benim hakkımda bilgi sahibi olmak isteyenler varsa şunu bilmeleri yeterlidir” diyerek, en uzun paragrafı kendimle ilgili yazmış olacağım aklımın ucundan bile geçmemiş olsa da (bu oldu artık geçmiş olsun), bilin diye söylüyorum; ampirik verilere pek itimat etmem, biraz da determinist olduğum söylenir, yani söyleyenler var ve haksız da sayılmazlar. Mahalle dedikodusu sikletinde yazılar yazacağım zaman sizi haberdar ederim. Bilimsel dayanakları olan argümanlara da daha çok saygı duyduğum bilinir. Tabi şimdi işin içinde bilim kelimesi geçince de belirtmekte fayda var, bilimle olan ilişkimi haddimi aşmayarak şöyle özetleyeyim; bir bilim insanı değilim, bilime saygı duyarım ve sunduğu nimetlerden anlayabildiğim ölçüde faydalanmaya çalışırım. Açıkçası entelektüel olarak da bilimin benim yorumuma ihtiyacının olacağını da düşünmüyorum, e tabi şimdi, neyse. Deneyimin ve bilginin paylaştıkça çoğalıp, değer kazandığına inanırım.

Öte yandan siyasi konulara girmeyi düşünmüyorum fakat “bu ülkede başımıza gelen hemen hemen her kötü olayın bir de siyasi dayanağının çıktığı noktada (varsa)” bunları sorgularım. Olsun o kadar.

Aslında sizlerle paylaşmak istediğim bir endişem de yok değil. Hani bazı “duayen” köşe yazarlarının yıllar sonra “Allah kahretsin bunları ben mi yazmışım” dediği durum vardır ya, işte o tür bir duruma düşmek istemiyorum. Sanırım buradaki tek endişem bu. Dürüst olmak gerekirse, sizin bu noktada benden bir beklentiniz var mı bilemiyorum ama beklentinizi yüksek tutmazsanız hayal kırıklığı da yaşamazsınız.

Başka eklemek istediğim başka bir şey var mı diye düşünüyorum, düşünüyorum, ben de buraların yenisiyim aklıma bir şey gelmiyor, mesela sanat için soyunmam, Bağımsız Gazete için de soyunmam, onu biliyorum. Bir de olur da bir gün yazının tamamını okumak için bir reklama tıklamanız ya da üye olmanız gerekirse, yapmayın çünkü hayat çok kısa ve buraya kadar sıkılmadan okuduysanız bundan sonrasını ben hallederim. Teşekkür ederim.

Mehmet Can YILMAZ

Diecast Model Otomobil Fitalatları

Koleksiyonerlere model tedarikçiliği ya da ithalatçılığı yapan firmalar epeydir fitalat testlerinden şikayet ediyor. Tabi maliyeti (ve fiyatı) artırdığı için de bu durum model otomobil koleksiyonerlerine yansıyor. Peki ne oldu da işler değişti? 14 yaş üzeri yetişkin kullanımına yönelik olarak ithal edilen model arabalar, son birkaç yıldan beri 3 yaş statüsüne sokularak oyuncak statüsüne alındı. Dolayısıyla mevzuat değişti, artık modeller “ithalatta denetime tabi ürünler” olarak sınıflandırıldı ve bunların üzerinde fitalat ve azo boyar madde testleri yapılıyor.

TESTLER

Azo boya sadece tekstil malzemesinde kullanılan bir boya, fakat bu arabalarda tekstil malzemesi olmamasına rağmen gümrük tarafından azo boya testi isteniyor. Ayrıca fitalat yani plastik malzemeleri üzerinde çocuklara zararlı bir madde var mı diye de teste sokuluyor. Tabi boya testi de yapılıyor. Model otomobiller bütün bileşenlerine ve parçalarına ayrılarak çeşitli testlerden geçiriliyor. Test sonucuna göre ülkeye ithalatına izin veriliyor ya da verilmiyor. Kaç farklı parça varsa o kadar test yapılıyor. Mesela, camın parçası farklı bir malzeme olarak, ön far farklı bir malzeme olarak adlediliyor. Aslında her parça plastik olmasına rağmen görünüm olarak araca bir farklılık kattığı için farklı bir malzeme olarak adledilip tek tek testlere giriyor. Bunların sonucunda devletin kimyevihanesinde test yapmak istenildiğinde bu testler yaklaşık 45 gün sürüyor, özel laboratuvarlar ise 1 hafta içinde test sonucunu veriyor. Masrafı ithalatçı firmaya ait.

NUMUNELER

Modelin bir tanesi test sırasında zarar görürse ya da kullanılamaz hale gelirse ikinci numuneden de test yapılabilmesi için her bir modelden iki adet numune alınıyor, yani bir asıl bir de şahit numune. İthalatı yapılan modeller farklı renklerde olursa ne oluyor? Mesela, modellerin faturasında mavi, sarı, kırmızı, beyaz, mor modeller yer alıyorsa, her renkten birer adet esas, birer adet de şahit olmak üzere ikişer adet numune alınıyor. Hasar gören numunelerin bedelleri, test masrafları vb. tüm masraflar ithalatçı firmaya ait. Her bir çeşit model için, kırılan numune hariç 500TL-1000 TL masraf çıkıyor. Bu biraz da firmanın pazarlık gücüne göre belirleniyor. Çoğu firma devletin kimyevihanesinde test yaptırmıyor çünkü sürenin uzunluğu büyük bir dezavantaj. Aynı zamanda 45 gün laboratuvarda sıra beklemek demek, 45 gün gümrükte ardiye parası vermek demek. Bu arada bir de bu süre zarfında sürekli kur artışı oluyor, bu da fiyatları etkiliyor. İthalatçının, son ürünü gümrükten çekmeden bir gün önce KDV’sini de yatırmış olması gerekiyor. KDV’sini önceden yatırıyorlar çünkü ilerde bir sorun olursa tekrar beyanname açıp tekrar KDV yatırmakla uğraşmak daha zahmetli oluyor. Dolayısıyla test diyip geçmemek lazım, bunların hepsi ithalatçı firmanın üzerine yıkılıyor. Tabi bu masraflar da her ne kadar diğer modellere pay edilmiş olsa bile fiyatları yükselttiği aşikar. Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’nın diecast model otomobillerin koleksiyona yönelik ürünler olduğunu, oyuncak olmadığını ayrı bir GTİP (Gümrük Tarife İstatistik Pozisyonu) kodu açarak ayırması gerekiyor. Sınırlı sayıda üretilmiş olan model otomobillerin testlerde hunharca katledilmesine mi üzülelim, ek maliyet yaratmasına mı üzülelim, ithalatın yavaşlayıp üzerine kur farkı binmesine mi üzülelim bilemedim.

 

Detayları araştırabilmeniz için küçük bir bilgi notunu da eklemekte yarar görüyorum.

GTC İzahnamesi model otomobillere 95. Fasıl’da atıfta bulunularak (9503.00.85.00.00 Kalıplanarak elde edilen minyatür metal modeller olarak da geçer), “OYUNCAKLAR, OYUN VE SPOR MALZEMELERİ; BUNLARIN AKSAM, PARÇA VE AKSESUARI” başlığı altında, 95.03 pozisyonundaki “ÜÇ TEKERLEKLİ BİSİKLETLER, SKUTERLER, PEDALLI ARABALAR VE BENZERİ TEKERLEKLİ OYUNCAKLAR; OYUNCAK BEBEKLER İÇİN ARABALARI; OYUNCAK BEBEKLER; DİĞER OYUNCAKLAR; KÜÇÜLTÜLMÜŞ (SCALE) MODELLER VE BENZERİ EĞLENCELİK MODELLER (HAREKETLİ OLSUN OLMASIN); HER TÜRLÜ BİLMECELER (PUZZLES)” olarak geçer ve “(E)” bendinde “Küçültülmüş modeller (scale) ve benzeri eğlendirici modeller.” olarak geçmektedir  ve aşağıdaki açıklama ile kapsama alınmıştır.

“Esas olarak eğlence amaçlarına mahsus olarak kullanılan türden modeller buraya dahildir; örneğin, çalışan veya ölçek dahilinde küçültülen bot, uçak, tren, taşıt, vb.nin modelleri ve bu tür modelleri yapmaya mahsus parçaların ve maddelerin oluşturduğu alet ve malzeme takımları (95.04 pozisyonundaki yarış oyunları niteliğinde olan oyuncak takımları hariç) (örn., pist düzenleriyle birlikte bulunan ve oluklarda hareket eden motorlu yarış arabaları içeren takımlar). Bu gruba ayrıca, eğlendirici özelliğe sahip amaçlara mahsus olmak şartıyla, normal büyüklüğünde olan ya da büyütülmüş eşya kopyaları (reprodüksiyonları) da dahildir.”

Bu kitaptan da faydalanabilirsiniz;

https://books.google.com.tr/books?id=T1U1BwAAQBAJ&lpg=PA302&ots=f2jIbqmzqD&dq=9503.00.85.00.00%20Kal%C4%B1planarak%20elde%20edilen%20minyat%C3%BCr%20metal%20modeller&hl=tr&pg=PA24#v=onepage&q&f=false

Maketçilik Böyle Güzel

Aslında aşağıdaki uçak maketi kuzenimin. Bilgileri de maketlere bakarken ayaküstü verdi. Başta çok gereksiz gibi görünse de birazdan vereceğim bilgiler aslında bir koleksiyon sahibi olmanın hakkını vermek açısından önemli.

https://instagram.com/p/cxIjIeNCk3/
https://instagram.com/p/cxIjIeNCk3/

Amerikalılar savaş uçaklarında uçağın gövdesi radyasyonu yansıtsın (absorb’lamasın) diye uçağın gövdesini cilalı alüminyumdan yapıyormuş. Daha sonra bunun hiçbir işe yaramadığını farkeden İngilizler de bombardıman uçaklarını anti-radyasyon beyazı ile boyuyormuş. Gerekçesi ise uçağın patlayan nükleer bombanın radyasyonunu yansıtması, üzerinde tutmamasıymış. Böylece uçak üsse geri döndüğünde üzerinde radyasyon barındırmamış oluyormuş. (Tabi zehirlenme de olmuyor.) Hatta uçakların üzerindeki millet sembolleri de normalden daha açık tonda boyanırmış. Koyu renk radyasyonu daha çok emiyormuş. Cilalı alüminyum olan ABD uçağı yüksek irtifadan saldırdığı için kaçabildigine inanırken (ki radyasyon ışık hızında, o nasıl oluyorsa), İngiliz uçakları alçak irtifadan saldırı yaptığı için radyasyondan etkilenme riskleri daha yüksek olduğundan, İngilizler anti-radyasyon boyasını geliştirmişler. Öte yandan Ruslar radyasyon uçağın sistemlerini bozabildiğinden, uçaklarında vakumlu tüp tipi eski elektronik olmayan teknoloji kullanıyormuş. Bu biraz da, NASA’nın milyonlarca dolar harcayıp yerçekimsiz ortamda yazabilecek tükenmez kalem inovasyonuna giderken, Rusların tükenmez kalemle uğraşmak yerine kurşun kalem kullanması gibi.

Sonuç: Kuzenimin maketlerine bakarken Soğuk Savaş Dönemi savaş teknolojilerine dair gerekli – gereksiz bilgilerle donandım. Biz bayramlarda hem eğlenir hem öğreniriz, herşey hamurişi değil arkadaşlar 😛

Asıl sonuç: Gerçekte cilalı alüminyum gövdeye sahip bir savaş uçağının maketinin de cilalı alüminyumdan olması şahane. Şimdi bunu bilmezseniz ne olur? Gider dümdüz gri ya da beyaz uçak maketini alırsınız yaparsınız vitrininizde sıradan bir uçak gibi durur, siz de o uçağın detaylı olduğunu zannedersiniz. Halbuki detaylar böyle ayrıntılarda gizlidir. Maketleri ve modelleri harika birer sanat eseri yapan da bu detaylardır. (Zira bu uçakların daha çok hikayesi vardır bu sadece dipnot.) Maketçilikte el melekeleri elbette önemli (o apayrı bir konu) ve işin teknik yönünü de buna eklediğimizde, maketlerin hikayelerini öğrendiğimizde maketlere bakarken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyoruz. Hatta artık hikayesini bildiğimiz o makete eskisi gibi de bakmıyoruz. Koleksiyonlarımızda bu tür bilgilere yer vermemiz önemli (tıpkı müzelerde olduğu gibi). Koleksiyonun bir şeyleri biriktirmek yerine (collect-collection), değerli şeyleri biriktirmek olduğunu vurgulamak açısından da önemli.

Elbette herkes istediği bilinç düzeyinden başlayabilir, hatta bilinçsizce bile hobisinde ilerleyebilir ama eminim ki maketçilik böyle daha güzel.

Futbolu Keşke Bulduğumuz Gibi Bıraksaydık

Milli futbolcularımızın çoğu züppe.

Bence Türk futbolunu özetlersek karşımıza çıkacak sebep de sonuç da budur.

Ülkemizde futbol zaten bitti. ben lig maçlarını izlemiyorum, ayda yılda bir işte. Bir de sadece milli maçlara göz ucuyla bakarım. Zaten başka türlü izlenmez ki. Nasıl izleyelim, milli takım son yıllarda züppelikten başka bir şey bilmeyen futbolcularla doldu. Haliyle kimse milli formayla bile yapılan bu züppeliği sevmiyor. Eskiden milli formanın ağırlığı varken kimse züppelik yapamazdı. Afra tafra olmazdı. Herkes canla başla oynardı. E milli takımı iki paralık ederseniz, içine de bu görgüsüzleri doldurursanız her türlü küfür de edilir, her türlü trip de atılır. Bir de, eğer bir insan küfürlerin en büyüğünü hakediyorsa zaten ona milli formayı giydiremezsin. adam aynı sahadan tribünlere küfrederken sırtını sıvazlarsan milli formanın değerini anlamaz. taraftar (müşteri!) küfredince trip atar çıkar. Sanki gerçekten milli bir sevdayla o formayı giymiş gibi. Sanki çok umurlarındaymış gibi. biraz daha geriye gidelim, ne bileyim 1996 falan olabilir. Siz hiç milli formayla küfür yiyen Mehmet Özdilek duydunuz mu? Arif Erdem? Rüştü Reçber? Alpay Özalan? Tugay Kerimoğlu? Sergen, Ogün, Hakan…??? Elbette artıları eksileri vardır hepsinin ama bir de milli formayla değerlendirelim, farkı o zaman göreceksiniz. Bir de futbolcu koruması diye bir şey varmış, kavgaya falan girmiş bir tanesi bugün onu da öğrendik, öğrettiler sağolsunlar. Peki yukardaki isimlerin kaçının futbolcuyken koruması vardı? Kaçı mili maça şahsi korumalarıyla geliyordu?

Her ülkenin futbolunda kendince sorunları vardır elbette. Bugün kurcalasan İngilizlerin bile futbolla ilgili sorunları olduğunu bulursun.

Bu futbol denen şeyi biz bulmadık ama keşke bulduğumuz gibi bıraksaydık. En azından milli formayla onurlu bir şekilde topumuzu oynasaydık o bile yeterdi.

Futbolu, hele hele milli takımı bu hale getirenler utansın.

amillitakim_eski

turkiye_milli_1996

 

Yeri gelmişken bunu da izlemekte fayda var. Mehmet Demirkol hislerime tercüman olmuş. (Yazıyı Kazakistan maçından sonra yazıyorum, video Kazakistan maçından önceki programdan alıntıdır. Demirkol’un yorumuna ve kronolojiye dikkat edelim, zira “adam haklı be” derken lazım olacak.)

http://www.youtube.com/watch?v=1SBWsvds6KY

Beni Çok Üzüyorsunuz

Dün bir arkadaşımın memleketi bitiren Türk zihniyetiyle ilgili yazdıklarından sonra ben de ona ek olarak bunu yazma ihtiyacı hissettim.

Kısırlaştıralım.

Emlakçılardan başlayalım.

Geçen gün yine çalışanlara eşyalı ev bakmak için emlakçıları dolaşıyordum. Biliyorum ki emlakçılara gidince sinirleneceğim, yanıma bir de o mahallede oturan arkadaşımı aldım, aksi bir şey olacağından değil de işte, emlakçılarda çok darlanıyorum, gerçekten saçma sapan konuşuyorlar.

Arkadaşıma “ulan şimdi gideceğiz emlakçıya önce bize soracaklar, ‘bütçemiz ne kadar’ diyecekler. Ellerindeki ürünün niteliğinden önce cebimizdeki parayı öğrenmek isteyecekler” dedim. Ha bu arada “bütçemiz”, bizim bütçemiz, biz, yani, birinci çoğuluz, beraber eve çıkacağız ya emlakçıyla, bizim bütçemiz oluyor nasıl oluyorsa. Neyse gittik oturduk emlakçının karşısına, nasıl bir ev aradığımızı söyledim; “en az 2+1 olsun, metroya yakın olsun, eşyalı olsun, bir de bu civarda olsun” dedim. Adam dakika bir gol bir “bütçemiz ne kadar” diye sordu. Arkadaşla bakıştık sonra adama dönüp “en az 2+1, metroya yakın, eşyalı ev, önce evi konuşalım” dedim. Herif ısrarla “bütçemizi” öğrenmeye çalışıyor. Çıldıracağım. Yahu sanane benim cebimdeki paradan. Aldı eline spiralli bir defteri kendi kendine okumaya başladı ama rakamlar pahalıdan ucuza doğru geliyor.

Emlakçı: 1000-1500 verir misiniz?

Ben: Hayır. Vermem (çok net ve kısa cevaplar veriyorum anlasın diye).

E: 1000’e var.

B: Hayır. O kadar da vermeyi düşünmüyorum.

E: Ne kadara kadar çıkabilirsiniz?

Soruya bak, ne kadara kadar çıkabilirmişim, bu arada burada da “biz”den “siz”e geçiş var, rakam koymadık ya ortaya, baktı para tatlı tatlı kolay kolay yaklaşmıyor, hemen karşımızda cephe almayı seçti. Yahu benim bir sınırım olmak zorunda mı, evi çok beğenirsem 1500 değil 15.000 de veririm, kime ne. Evi geçtim, başka hangi ürün ya da hizmeti alırken önce paranız var mı, kaç paranız var, ne kadar paranız var, bu ürün/hizmet için ne kadar bir bütçe ayırdınız gibi sorularla karşılaşıyorsunuz?

Elindeki üründen zerre bahsetmeden fiyat konuşmanın çok rahatsız edici olduğunu hiç anlamayacaklar sanırım. Zaten meslek grubu olarak -istisnaları da bünyesinde barındırmakla beraber- genelinin yavşak olduğunu düşündüğüm (ki tecrübelerimle sabittir) bir meslek grubu olduğu için bu tahminim dahilinde gerçekleşen saçma sapan pazarlıklar beni hiç şaşırtmadı.

Bu arada adam “metroya yakın” ve “bu civarda” dememişim gibi, bana metro hattının öbür ucundan bir daire önerdi. Dalga geçer gibi. Yahu neresini anlamadın. Yıllardır bu işi yapıyorsun. Bu civarda ne demek, İstanbullular için bahsettiği mesafeyi bir örnekle açıklayayım, ben Taksim metrosuna yakın bir yerde ev arıyorsam adam kalkmış bana Darüşşafaka tarafına ev var diyor, umarım anlatabilmişimdir. Hem portföyünde aradığımız gibi bir ev yok, tee ebesinin şeyinde bir yerde ev var, hem de bu adam bütçeye göre araştırıp ev bulacakmış, yersen. Ayrıca emlakçıların dünyanın en havadan para kazanan mesleklerinden birini yaptıklarını düşünüyorum. Kaldı ki, eğitimde uyusan bile alabildiğin kıçı kırık iki tane sertifikayla emlakçılık yapmak da mümkün. Bir de odaya kayıtlıyız falan diyorlar, yemişim odasını, hangisi odanın standartlarında hizmet veriyor ki, oda da bu haksız kazancı haklı göstermek için kurulmuş, hepsi aynı şekilde ekmek yiyor, hepsi üçkağıtçı.

(Neyse cinnet geçirmeden o emlakçıdan çıktık. Başka bir emlakçıya gittik, adam bu civarda o özelliklerde ev olmadığını söyledi ve hiç rakamla ilgilenmedi, hatta rakamı kendisi söyledi, “bir tane 1200 liraya vardı, buralarda eşyalı hiç rağbet görmediği için eşyaları hurdacıya verip evi boş kiraladık” dedi. Teşekkür edip çıktık, ne diyelim. Daha sonra şirkete yakın başka bir semtte ev buldum. Bu sefer de senet imzalatmaya kalktılar, hem de ev sahibi adına da değil, emlakçı adına ve “standart prosedür bu” diyerek. Pek çok şehirde eşyalı/eşyasız evler kiralamış olan birine (bana) bunu söylediler. Tabi ki imzalamadım, hem kira + depozito + komisyonu peşin ödüyorum, hem 12 aylık sözleşme yapıyorum. Bir de 3 paralık eşyalar için 5 paralık senet, üstüne bir de gelecek kiralar için 11 aylık senet imzalayacakmışım. Gerçekten şunlardan zerre kadar haberi olmayan gençlere ve ihtiyacı olanlara bu emlakçılar kim bilir nasıl sokuyor. Ulan ayıp be, yazık günah be. Emlakçının başı kapalı, yazıhanede yerde gökte Allah’ın isimleri ama masa başında oraya imza çak buraya yok prosedür böyle, yalancıyı skmiyorlar ya, işte skmiyorlar maalesef. Yapsalar böyle olmaz. Emlakçıların ciddi ciddi pezevenk olanlarından bakın bahsetmedim bile, gerçekten pezevenklik yapan emlakçılar biliyorum. Polisin mütemadiyen bastığı apartmanı aile apartmanı diye kakalamaya çalışanları biliyorum. Barın üst katındaki daire için sessiz diyen mi ararsın, manzaralı daire diye balkonunda zıplayınca denizin çizgi halinde göründüğü daireleri itelemeye çalışanları mı ararsın… İnsanları aptal yerine koymayı geçtim, profesyonel yalancılığı da geçtim, ya bunun adı resmen arkanı döndüğün anda saplamak!)

***                        ***                      ***

Ayrıca, “bekara, öğrenciye, dula ev yok” demek artık suç sayılacak diye biliyorum -tam yürürlüğe giriş tarihini bilmiyorum- bekar, dul vb. olmak “medeni hal” ve “sosyal statü” sayıldığı için kimse “bekara ve öğrenciye ev kiralamam” diyemeyecek, cezası 1000-15.0000 TL arası değişiyor. Ayık olun, emlakçıların, ev sahiplerinin üstüne gidin, bunu kimseye bir koşul olarak sunamazlar. bkz. Ayrımcılıkla Mücadele ve Eşitlik Kanunu /taslağı )

***                        ***                      ***

Gerçekten bu ülkede sinir harbi yaşamadan hayatını sürdürmek çok zor. Her sabah işe gelirken tek yön olan bir yolda tersten gelen bir arabayla kafa kafaya geliyorum ve bu insan bile diyemeyeceğim yaratıklar bilerek ve isteyerek yolu ortalayarak sırf orospu çocukluğu olsun diye ters yönden geliyor. “Kardeşim girilmez tabelası var görmüyor musun” dediğinde ise senden kabahatlisi yok. Arkadaş bu nasıl bir psikoloji, bu nasıl bir manyaklık, haklıyken bir de hakarete uğruyoruz. Haksızlık yapanların, itlerin, uğursuzların öyle baskın bir karakteri var ki bu ülkede, gerçekten kendi adaletini kendin sağlama gücün olduğunu göstermeden bu yamuk odunları düzeltmek imkansız, bırakın pişmanlığı zerre mahçubiyet göremezsiniz, bir de üste çıkmaya çalışırlar. Yolun ortasına araba bırakıp gidenler de var bir de. Araba ne ya kamyon bırakan var, hele o kargocuların ambarcıların o klasik “5 dakka hareketi”, oğlum 5 dakika ne lan! 5 dakika ne, yol ver gidelim! Yok arkadaş, döner götünü gider dalar dükkanın birine, bekle ki gelsin. Bunu ana yolda yapanlar da var, adam şeridi kendine tahsis etmiş, kendine verdiği insanüstü yetkilerle yolu daraltmış, bir şerit yok, niçin yok, keyfi nedenlerle yok işte paşam istemiş şeridi. Ben trafikte resmen küfürbaz oldum. Bunlar sövmekle bitmez. Dövmekle de bitmez. Dava açmakla da bitmez. Bir de gerçekten öyle bölünerek çoğalıyorlar ki bunların çocukları da böyle, babaları da böyle. Vakayı tek başına incelemek yetmez. Ürememeleri için herşey yapılmalı. Kısırlaştıralım bunları. Trafiğe çıkan herkes denetlensin. Yayasından şoförüne denetlensin. Akli dengemizi kontrol edelim ya da peşin peşin kısırlaştıralım işte en başta emlakçıları ve işini düzgün yapmayan herkesi.

Lafa bak, laf değil, “denetim” istedim. O denetimi unutun. Hiç söylemedim sayın. Neyi denetledik ki bugüne kadar. Şebeke suyuna basın ilaçları gitsin. Kısırlaşalım. Çocuk bizim neyimize. Gelecekten ne gibi bir beklentimiz var ki zaten hal böyleyken. Çocuğuyla kaldırımda (ya da yol kenarında) yürürken bile çocuğunu yol tarafından yürüten bir milletiz. Vergi verip yol yaptırıp, kaldırım yaptırıp, kaldırımdan yürümediği için ezilen bir milletiz, yayaya kırmızı yanarken yola yürürken ezilen bir milletiz. “Kırmızıda dur, yeşilde geç”i bile anlamayan bir milletiz, karşıdan karşıya geçme ikazı yanıp sönerken 2 saniyede karşıya geçeceğine inanan Supermenler’in ülkesiyiz. Bu adamı öleceğine inandırabilir misin ya? Ölse de, kaza diye bir şeyin olmadığına, ihmalkarlığın ve öngörmekten kaçtığı riskler olduğuna inandırabilir misin? Kadercilikten vazgeçirebilir misin? Yahu bu memleketin yarısı yer çekimine inanıyor mu onu bile bilmiyoruz, neyin denetimi.

Japonya’ya mı gitsek?

Şu memleketten gitsen ayrı, kalsan ayrı. Çok kararsızım. Sırf bu yüzden Japonya’yı çok merak ediyorum mesela. Saygı var. En azından var diye biliyoruz. Mesela bırak bir yolsuzluğu bir ithamda bile bulunulsa adam harakiriyi çakıyor, hıya hayt, cart, gitti. “Ben öyle bir insan mıyım” diyor herif ölmeden önce. “Yaşamayayım lan ben bu kadar zararlıysam” diyor, bunu diyecek bir tane T.C. vatandaşı bulabilir misin? Adam kendini imha ediyor, tedavülden kaldırıyor. Kaypağız abi biz. Bizde olmaz öyle şeyler. Sen Melih Gökçek’e, Tayyip’e oy veren adamsın mesela (her iki kişiden biri ya hani), sen intihar eder misin? Ne deseler intihar edersin mesela gururuna yediremezsin? Anca karın seni boynuzladığında ondan daha güzel birini bulup boynuzlayamazsan intihar edersin muhtemelen. Yoksa öyle demişler böyle demişler, parayı vurduktan sonra umrunda olur mu, parası olan pezevenge bile iş adamı derler bu ülkede. Saygı sevgi satılık. Yok yok Japonya’ya gitmeyelim, orayı da bozarız. Bize göre kötü olan herşey kaza, hiçbir şey önlenemez. Bütün belalar Allah’tan gelir yapacak bir şey yok ama beyin aynı yerden gelmiyor tabi.

17jtz9n6dbqqjjpg

Oğlum beni çok üzüyorsunuz lan, valla kırılıyorum bak. Yazacak daha çok şey var ama gerçekten küfürsüz yazamıyorum. Vlog olayına girip ergenler gibi herkese ve herşeye küfretmeden rahatlayamacağım sanırım. Sizi memleketten manzaralarla başbaşa bırakıyorum. Takdir sizin.

http://youtu.be/A-tR4FjlLMk

http://youtu.be/Gl9phSFBifM

http://youtu.be/Mc8LNSZfb8k

http://youtu.be/mvC5JswiDY4?t=17m49s

http://youtu.be/sftMbHWA91s

http://youtu.be/tBWfVQA7nuY

 

http://youtu.be/6j_o0g6Of2I

 

http://youtu.be/xC915tom2hI

Yeni Yılda

Bir şeyler yap. Amatör ruhla çok güzel işler yapılabilir. Profesyonel olmaz ama olur.  Denemekten korkma, yanlış yapmaktan korkma. Denememekten kork. Ha kıçını yayarsan olmaz tabi. Başkasından beklersen başkası yapar elbet ama o da sana yaramaz.

Değiş. Değiştir. Çevreni değiştir. Bakış açını değiştir. Yeni şeylerden bahset. İnsanlara yeni şeyler göster. Paylaş. Herkesle paylaş. Paylaşmazsan göremeyebilirler. Bunun için ısrarcı olma, onlar için endişelenme.

Lütuf et ama lütuf kabul etme. Kapıyı göster. Veren ol. Alan olma.

Sanat galerilerini gez, anlamadığın tablolara bak, heykellere bak. Baktıkça açılırsın, istediğin gibi eleştir, senden beklenen bu zaten. Entelektüel olarak doygunluğa ulaşmış kimse yok dünyada, rahat ol.

Yeni yılda biraz değiş. Kendine gel-me. Kendinden uzaklaş. Ne bileyim hala hobin yoksa bir hobi bul. Hiçbir şey için asla yapmam deme, o zaman yapmaya daha çok yaklaşırsın. Yalnız kalmaya çalış, mutlaka bulursun bir şeyler.

İnsanların seni ne kadar geriden takip ettiğini unutma.

Ruhunu besleyen, gıda, müzik artık her neyse kaliteli zaman geçirebileceğin şeylere odaklan. Vaktin yada naktin yoksa bunları denkleştirmek için çalış.

Anlam yüklediğin şeyleri biriktirmekten vazgeç. O kutular açılmadıkça ileriyi göremezsin. Ya baş köşeye koy, ya da çöpe at. Kıy biraz.

2014 yeni bir yıl, 2 haftası bitti bile. Acele etme. 2015’te de yaparsın ama her yıl sonu bir çizgidir. Düşünmeni sağlar. Bil istedim.

 

Surreal Photography by Mickeal Aldo
Surreal Photography by Mickeal Aldo

Salakomünikasyon

Bazı insanların mantıklı hareketleri beni çok şaşırtıyor. Küçümsemek değil, cidden salak olarak tanıdıklarım olabiliyor. Oluyor işte. “Demek ki o kadar da aptal değilmiş lan kafası çalışıyormuş baksana” diye kendi içimde iade-i itibar yapıyorum. Kabul edelim, bütün arkadaşlarımız aynı değil, onları etiketliyoruz, böyle tanımlıyoruz. “İyi niyetliyse” her şeye rağmen yanımızda tutuyoruz.

Salak olarak tanıdıklarımız, bizi salak olarak tanıyanlar ve salaklar. Aynı habitatta herşeyi kabullenerek yaşıyoruz, salakomünikasyon budur.

patrick star